29 Eylül 2010

napiyim ben iki çocukluyum



6 ayda bir yazıyorum o yüzden de anlatacak çok fazla şey oluyor. ama bu aralar her şeye cevabım "napiyim ben iki çocukluyum".
Kızım 7 aylık oldu. Nasıl hareketli, nasıl boyundan büyük şeyler yapmaya bayılan bir tip anlatamam. Yürümek istiyor küçük hanım daha emekleyemiyoruz bile, sürünme fena değil. “gee gee gee” (muhtemelen gel gel), eggge eggge egggge (abisine “efe” demeye çalışıyor), ve de baabbbbaaa diyor (görüldüğü gibi bir anne demiyor). Bir de acayip tatlı cilveli sevimli gülmeler, cıvıltılar, istediğini pek güzel yaptırmalar. Uyandığında bizim yatağa gelip babasını yüzünü avuçlayarak uyandırmalar. İki de diş çıkarıverdi, daha 5 aylıkken arka arkaya. Üçüncü de yolda.
Katı gıdalara başladık ama bu dişler kızımı perişan etti. Ne uyku bıraktı ne iştah. Anne sütünü cok cok içiyor ama kabaklı çorbaya pek iltifat eden yok. Yoğurt desen, surat ekşite ekşite lütfen iki kaşık, sonra ı-ıh. Velhasıl çocukların damak tatlarının ha bire değişmesine güveniyorum, yani umuyorum ki değişir de bir şeyler sever, yoksa hep sütle nereye kadar?


Abinin durumlarda çok büyük aşamalar kaydettik. Kendi kaydetti aslında, ben her zamanki gibi o büyürken, gelişirken seyrettim, bazen etkilemeye çalıştım ama başaramadım, yolunu kendi buldu. Kardeşi ona türlü sevimlilikler yapmaya başlayınca, belki bizim de "hayatın normali artık bu" mesajını tutarlı bir şekilde vermemiz nedeniyle artık hırçınlıklar çok büyük ölçüde azaldı. Arada sırada ilgi dağılımında adaletsizlik oluyor tabii, zaten adil olamadı pek denizkızı geldiğinden beri. O zamanlar dikkatimizi çekmek için yaramazlıklar yapıyor, ama çoğu zaman ondan beklemediğim kadar tahammüllü. Mesela babası akşam geç geliyor ben de işten döndüğümde kızı yıkayıp uyutmak zorunda kalıyorum, zira bütün gün beni beklemiş oluyor, bu bazen 15-20 dakikada bitiyor, bazen de bir saat sürüyor. Bakıcı çıkmış oluyor bu sırada tabii. o yüzen oğluşum da kendi kendine odasında vakit geçiriyor. ilk zamanlar o yalnız bırakıldı diye ortalığı yıkardı türlü huysuzluklarla. yavaştan 5 yaşa doğru gidiyoruz, bu onun güzelliği mi acaba?


Bu arada ben de işe başladım, her güzel şeyin bir sonu var tabii.. Ama biraz ücretsiz izin aldım, haftada 3 gün çalışıyorum. Perşembe Cuma evdeyim, kızımla oynaşıp duruyoruz.


Yasemin'in bebeğine çok sevindim. İnsan minik bebeği çok özlüyor. 3. çocuğu kesinlikle yapamam ama oğlanın da kızın da yenidoğan hallerini öyle özlüyorum ki... Bu günler zor, ama çok da güzel. Karışık işte.

10 Haziran 2010

çocuktan evvel ne yapardık 24 saatle?

Bazen kendimi dünyanın en şanslı insanı gibi hissediyorum. İkisine birden baktıkça, geceleri biri beşiğinde diğer ranzanın üstünde derin ve masum uyurken üstlerini örtüp birer öpücük çaldığımda, kalbim sıkışıyor sevinçten. Bazen de kendimi öylesine çaresiz ve bitmiş hissediyorum. Mesela baba şehir dışındayken biz üçümüz evde yalnızken sabaha karşı saat dörtte ikisinin de aynı anda uyanacağı tutuyor. Biri içeriden “anneee, korktuuum, geeel” diye inliyor diğerinin süt saati gelmiş bekleyemez. Bu tablo ufaklıklardan biri veya ikisi hasta olduğunda daha trajik oluyor tabii, bu hafif versiyonu. Veya bir Pazar günü, gün şöyle ilerliyor: sabahın köründe seri bir şekilde kalk, kahvaltı kur-topla, besle-uyut, ortalık topla, uyandı, veletleri gezdir oynat, öğle yemeği hazırla, softa kur, kaldır, uyut, uyumadı, gezdir, bir daha uyut, büyük muhakkak bir olay çıkarsın onun sinir bozukluğuyla uğraş, gazetelerin başlıklarına ayakta bak, evde tamir edilmesi gereken şeyleri yetmişinci kere kocaya hatırlat ve bunun akabinde hırlaş, her iki taraf da haklı olduğu için hırlaşma büyütülmesin kendi kendine sus otur, sonra bir bakmışsın aa saat 5:30 olmuş akşama yemeğe bir şey yok, herkesin sebze yemesi lazım, ama benim bacaklarım sızladı kanepeye yatıp gazete okumak istiyorum, aman ya bugün de dışarıdan söyleyelim, kızı yıka yatır, yemek faslı sonra oğlanı yıka yatır, kanepeye otur ve sız.

Bak bu kadar okullar okudun, iş güç sahibisin, dışarından bakan da seni bir adam sanır hala bir mikrodalga fırının, buzlukta her daim hazır köftelerin, soyulmuş doğranmış soğanların, ayıklanmış bekleyen sebzelerin yok. “Organization For Dummies” okumalısın.

Neyse ikinci çocuğun kolay gelmesinin sebeplerinden biri de büyüdüklerinde bunların biteceğini (yerine yenilerinin başlayacağını) bilmek. Fiziksel yorgunluğa dayanabiliyorum da eşimle beraber yaptığımız hiçbir şeyi yapamıyoruz artık ona bir çare bulamıyorum. Sinema, konser gibi aktivitelerimiz zaten birinci de bitmişti, arada cumartesileri gündüz oğlanı bakıcısına bırakıp motora binerdik veya birlikte bir yerlere giderdik, artık o da yok. Ah ne babaanne ne de anneanne bu şehirde yaşıyor, yoksa birini birine diğerini ötekine satıp şöyle motora binip sırf gitmek için gidesim var. Geçenlerde konuşuyorduk, bana hatırlaması bile tatil gibi geldi, çocuklardan önce neler yapıyorduk biz KOSKOCA 2 GÜNLÜK hafta sonuyla? Hafta içi akşamlarını zaten saymıyorum. Keşke daha çok şey yapsaymışız, keşke Paris’e evlendiğimiz ilk sene gitseymişiz, keşke ben motor ehliyetini daha önce alsaymışım, keşke festivalde daha çok film görseymişiz. Oğlan iki yaşından küçüktü galiba hatırlamıyorum, Morrisey gelmişti, bırakıp da gidemem diye biletler nerede kaçaymış ona bile bakmamıştım. Keşke bakıcısını çağırıp o konsere de gitseymişiz… Ne olacakmış yani bir gece de öyle uyusaymış. Aman zaten artık gözüm konser, film, kitap mitap görmüyor, hayatımı görev ifasına çevirdiğimden beri hiçbir şeyden zevk almaz oldum. Her faaliyet benim için “nasıl organize olunacak ve olası sonuçlarıyla baş edilecek” konusundan ibaret, enerjim yok. Yapmasan ölmem ya mantığıyla 34. yaşımı da böyle geçiriyorum.


Hayat hep bu kadar kasvetli değil aslında. Hazır ben doğum iznindeyken yazı yazlıkta anneanneyle geçirmeye karar verdik. Oğlan yaz okulu havuzlarına gireceğine mis gibi denizde oynasın bizim çocukluğumuzdaki o uzun sorumsuz şahane yaz tatilleri gibi. Okul kapanınca evde ikisiyle birden deli çıkmaktan korkmam da ikinci sebep.

Biraz da kızımdan haberler. Acayip sesler çıkarıyor, konuşmaya pek hevesli, gülücükler atıyor, kucakta gezdirilirken arkaya bakmaya tahammülü yok, mutlaka öne doğru bakacak, oturmaya çalışıyor, dönmesine az kaldı, çalışmalara devam. Hala bizim odada beşiğinde yatıyor, abisiyle aynı odada yatacaklar ama ne zaman oraya geçirebilirim bilmiyorum. Hangisi hangisini uyandırır, kaş yapayım derken göz mü çıkartacağım, ama bu ufaklık da hep bizim yanımızda mı yatacak, nasıl alışacak kendi başına uyumaya, vs gibi sorularım var…Öte yandan bebekken doyasıya kucağımda tutayım, yanımda yatsın, kucakta taşıyayım istiyorum. Şipşak büyüyorlar işte. Belki yaz sonu, bakalım.

Kız uyanmak üzere. Gideyim ben. Görev beni bekler.

02 Nisan 2010

beş dakka mola

Birinci ayı devirdik Allahın izniyle. Önce yolunda gidenler:

Kız gayet güzel kilo aldı ve boy attı. Süt performansı yerinde. İlk günlerde süt meselesi beni pek ağlatmıştı acıdan, şimdi tuhaf kaçacak ama azlığından değil fazlalıktan. Arz talep dengesizliği nedeniyle hastane pompası kiralamak zorunda kaldım. İkincilerde böyle olurmuş. Neyse şimdi oturdu, ya ben kızın istediği kadar süt üretiyorum ya da o üretileni tüketebiliyor, pompa geri gitti. Zaten emmeyi bilerek doğdu velet, tam bir profesyoneldi, hiç bocalamadı. İleride anlatılacaktır kendisine (ne yapacaksa, annem de amma manyak oluyo bazen ya diye bakar öyle suratıma herhalde).

Bahar geldi. Bol bol geziyoruz kızımla, Belgrad Ormanı, Hıdiv Kasrı, Boğaz, Yıldız Parkı gitmediği yer kalmadı. Şimdi de 28. gününde yakalandığı nezlesini atsın diye balkonda oturuyoruz. Abinin burun bütün kış musluk gibi aktığı için kıza sıra gelmesi an meselesiydi. Kırkı çıkmadan kaptık ilk hastalığı. Serum fizyolojik, aspiratör ve bol serin hava. Ve de bol anne sütü.

Gelelim saç baş yolduran konulara.

Evin büyüğü daha iyi. Ancak durum hala zor. İnatlaşma ve hıçınlık biraz yumuşamaya başladı, yemek saatlerinde ise artık hiç mi hiç ne yediğiyle ilgilenmiyoruz ve de bu şekilde yiyor işin komik tarafı. Ama bana karşı çok zalim (o da benim için böyle düşünüyor galiba), bakıcısını benden çok sevdiği düşüncesi beni kahrediyor bu aralar. Bir iç ses “saçmalama sen annesisin, o nasıl senin için bir taneyse sen de onun için bir tanesin” diyor, diğer iç ses “Ee çocukla bakıcı mı daha iyi oynuyor sen mi? Kim ilgileniyorsa onunla ilişkisi daha iyi işte” diyor. Çalışan annelerin hep söylediği “Annelik = suçluluk duygusu” lafını ben ilk defa idrak ettim bu yıl. Bugüne kadar hiç suçluluk duymamıştım şu an ikisi için de suçluluk hissediyorum. Bu yetersizlik ve suçluluk duygusundan daha lohusa depresyonuna sıra gelmedi ama gözyaşı kanalları da aynen süt kanalları gibi bu aralar. Daima dolu…

Oğlan emzirmeme tahammül edemiyor. Geçen gün bunu açıkça söyledi. Ona emzirmenin neden zorunlu olduğunu anlatmaya çalıştım ama hislerinin değiştiğini zannetmiyorum. Anne sütünün tadına daha ilk hafta kaşıkla bakmış ve nefret etmişti ama o emzirme faaliyetinden ve bebekle bu kadar vakit geçirmemden hoşlanmıyor. Konuyla ilgili olarak pek sevdiğimiz çocuk doktorumuz “küçük zaten ona baka baka büyüyecek siz bunu boşverin büyükle ilgilenin” dedi. Okuldaki pedagog “Artık hayatınızın hiçbir zaman eskisi gibi olmayacağını, öyle bir beklentiye girmemesini ama onu eskisinden farklı sevmediğinizi ona anlatın, hiçbir şeyi bildiğini varsaymayın onu ne kadar çok sevdiğinizi söyleyin ve gösterin. Bebek küçük olduğu için anneye çok ihtiyacı olduğunu, bu durumun hep böyle sürmeyeceğini ve onun babaya verilmesi bebeğinde anneyi alması gibi bir durum olmadığını izah edin.” dedi. Babası da “Daha ne yapacaksın?” dedi (kısa bir cümle belki ama beni pek rahatlattı). Elimden geleni yapıyorum, yapmaya çalışıyorum yine de büyükle ilişkimizin eskisi gibi olmadığını söylemeliyim. Bazen elimden bir şey de gelmiyor. Tam beraber bir şey yapalım diye oturuyoruz, ufaklık uyanıp ağlıyor. Hiçbir şey olmazsa şekerim düşüyor. Bir tarafta acıkmış ve ağlayan bir bebek, diğer tarafta daha karmaşık ihtiyaçları olan ve bunları daha karmaşık yollardan ifade eden diğeri, gündelik hayatın devam eden ritmi, idare edilecek bir ev, idare edilecek evde yaşayan misafirler ve idare edilecek bir adet şeker hastalığı! Bazen bütün ziller aynı anda çalmaya başlıyor ve ben bir saniye mola istiyorum. Akşam saatlerinde çok organize ve seri olmam gerekiyor, büyükle beraber akşam yemeği, iki veletin arka arkaya banyo ve yatma merasimleri sonunda bir bakıyorum pestilim çıkmış. Eve yardım edecek insanlar var, ediyorlar da, ama büyüğü tamamen onlara bırakmak istemiyorum. Herhalde bu işler yoluna girecek, ben daha sakin daha organize olmayı oturtacağım. Herhalde yeniden eskisi gibi olacağız oğlumla. Tünelin ucunda ışık olmalı… Var desin biri.

18 Mart 2010

erik çiçeği ve hırçın prens

Minik kızım erik ağaçlarının çiçekleri açarken 2 Mart’ta doğdu. Erik çiçeklerinden daha güzel, pembe beyaz, minicik, mis kokulu. Bu aralar hep uyuyor, annesinin sütü ve kucağı dışında pek bir şey istemiyor. Dışarıda gezmeyi ve banyoyu seviyor, yalnız sırt üstü küvette yatarken annesinin elini tutması lazım, yoksa ağlıyor. Gözleri yeşil olacak galiba, irisleri desenli. Pembe yakışıyor ne yalan söyleyeyim, bir de beyaz. Geceleri annesini pek üzmüyor şimdilik, abisi gibi saat başı uyanmıyor. 2-3 saatte bir. Gaz da henüz başlamadı, 4-5 gün sonra bekliyoruz, tek istediği karnını doyurduktan sonra kucakta kalmak. Kucakta saatlerce uyuyabilir, yatağa koyar koymaz başlıyor mıkırdamaya.

Evin abisi ile başımız dertte. Doğumdan önce sanki her şeye hazırmış gibi bir hali vardı, kardeşini ilk gördüğünde yüzünde beliren o hayranlık ve sevgi dolu ifadeyi gördüğümde ağlayacaktım neredeyse. Aslında kardeşine zarar vermeye çalışmıyor, henüz fiziksel bir şey görmedik en azından, ne yaparsa bana, babasına ve diğer ev halkına (anneanne-dede). 2,5 yaşından beri bu kadar hırçın bir dönemi olmamıştı hatta o zaman bile bundan iyiydi. Aslında sorun benim onunla hamileliğin son bir ayı ve doğumdan sonraki ilk hafta süresince pek ilgilenemememden kaynaklanıyor. Ne ranzasına çıkıp kitap okuyabildik, ne birlikte yerde oyun oynayabildik, kucağıma uzun zamandır alamıyorum, banyosunu eğilmemem için babası yaptırıyor ve daha bir sürü birlikte yaptığımız şeye ara vermek zorunda kaldık. O da annesinin onu artık sevmediğine, bebeği sevdiğine inandığını ve buna dayanamadığını ifade etmenin başka bir yolunu bilmiyor işte. Geçen hafta uzun zamandır ilk defa onu servisten ben almak istedim, çünkü her gün dedesine bir aksilik yapıyor eve ağlaya ağlaya giriyor, sonra sakinleşmek (hep beraber) çok zor oluyordu. Benim almama önce sevindi ama dedesine yaptığı huysuzlukları bana da yaptı, ne yaptıysam olmadı, sonuç eve girdiğinde yerde tepinerek ağlayan bir velet. Bütün ev halkı da başında herkes kendince onu avutmaya çalışıyor her kafadan bir ses çıkıyor, ama ağlama-tepinme şovu gittikçe doz artırıyor. Herkesi uzaklaştırdım, odasına gittik, yatağa yattı çıkarmamak için inat ettiği montuyla (çıkarma terleyince çıkarırsın), sonra sarıldık ve 15- 20 dakika beraber ağladık. Ağlayası varmış. İyi geldi. Kimse onu sakinleştirmeye, başka şeylerle avutmaya çalışmayınca kendi kendine sakinleşti. Konuştuk sakinleşince. Ve o zaman anladı kaz kafa annesi onun için bu yeni durumun büyük haksızlık olduğunu, annesinin artık onu değil de başkasını sevdiği düşüncesine dayanamadığını. Neden ondan bu kadar büyük bir olgunluk bekledik ki, büyümüş de küçülmüş bir cüce gibi konuşuyor ve her şeyi anlıyor diye bu kadar büyük bir duygusal sarsıntıyla bizden iyi baş etmesini nasıl bekleyebildik?

Erken lohusalık denen ve vücudumun her yerinin ayrı bir acıyla kıvrandığı o ilk hafta geçtikten sonra olabilecek her fırsatta ona vakit ayırmaya başladım yeniden. Akşamları daha çok ben yatırmaya başladım, kitap okuyoruz, servisten bazen ben alıyorum, ben bindiriyorum. Hala eskisi gibi değil ona ayırabildiğim vakit, ama daha iyi. O da daha iyi. Beraber öğreniyoruz işte, ne kadar kitap okursan oku ne kadar tavsiye dinlersen dinle, yaşamadan anlayamıyorsun. Bu iki haftada öğrendiğim en önemli şey, çocuğu duygusal olarak rahatsız eden bir şey varsa, onu o konudan uzaklaştırmak, başka şeylerle avutmak, şımartmak hiçbir şeye iyi gelmiyor-yetişkinlerde farklı mı sanki? Bilakis konunun üzerine gitmek ve onu üzen bir şey varsa da üzüntüsünü yaşamasına izin vermek lazım.

Bebekle uğraşmak ne ki? Gel de 4 yaşında bir ufaklığın kardeş bunalımı ile baş et.

24 Şubat 2010

4 yaş- namı diğer trouble two's

Doğuma altı gün kaldı. “Üniversite sınavı gibi, bir tuhaf” dedi geçenlerde oğlanın okuldan bir arkadaşının annesi sezaryen doğum için. Öyle gerçekten de, doğa dışı bir durum. Ne yapalım mecburiyetten. İlk doğumda sezaryen olmam gerektiğini doktor doğuma bir hafta kala söylemişti. “Erken söyleyince annede gerginlik yapıyor” demişti, beni çözmüş en azından, diğer anneleri bilemem. Normal doğuma takmıştım kafayı. Pek bir üzülmüştüm. Hala atamamışım üzerimden sezaryen nedeniyle eksiklenmeyi, sorduklarında “ama ben mecburen....” falan diye gerekli gereksiz açıklamaya çalışıyorum. Kime neyse. Velhasıl kimseye de tavsiye etmem, matah bir şey değil bu sezaryen.

Oğlanla aramız pek iyi değil bu aralar, daha doğrusu bağrış çığırışsız günümüz geçmiyor. 4. yaşta da 2 yaş benzeri bir ruh hali geliyor anladığım kadarıyla. Benim ruh halim de pek sabit değil. Hemen sinirleniveriyorum ki çocuk sahibi insanın artık 4. senesinde sinirlenmemeyi, en azından kendini frenlemeyi öğrenmiş olması gerekir. “Text book approach”a hâkimiz Allaha şükür de, ben dengeli bir şekilde bu kuralları uygulayamıyorum. Velet efendi de hiç az değil. Gözlerinin içinden okunuyor beni sinirlendirmekten zevk aldığı. Mesela hiç iştah, yemek yeme sorunu olmamışken bunca zaman (o korkunç bebek çorbalarını hapır hupur yerdi) bu sene sofrada davranış sorunları baş gösterdi. Derdi yemek yemekle değil aslında sofrada doğru durmakla. Okulda nasıl iyi yiyor inanamıyoruz, öğretmenlerin söylediğine göre yemeği bir an önce bitirip derdi etraftakilere bulaşmakmış. Lahana, karnıbahar, ıspanak hepsi bitiyor. Bazılarından iki tabak yiyor ki evde herhalde sadece makarnanın ikincisini istemiştir, o da kırk yılda bir. Temel problemimiz kurallara meydan okuma. Nasıl oldu ne yaptık da böyle oldu bilmiyorum, biri bir telden diğeri başka telden çalan veya ilgisiz ebeveynler değiliz, epeyce de kural var evimizde. Kötü davranışı ödüllendiren iyisini de görmezden gelen bir halimiz yok (kitaptan teyit edildi). Çoğu zaman sınırlarımı test ediyor daha ne kadar ileriye gidebileceğini görmek için. Sakin kalmayı başardığım zamanlar da oluyor kendimi tebrik ediyorum o zamanlarda, ama 4 yaşında bir velede bas bas bağırdığım da çok oluyor maalesef. Herhalde (umuyorum) 3 yaşında doğru kendiliğinden geçen 2 yaş halleri gibi bu da bir süre sonra geçecek, biraz o biraz ben törpüleneceğiz. Ya da bir profesyonele görüneceğiz en sonunda (sanırım önce ben gitsem daha iyi olacak).

Profesyonel demişken ilk pedagog tecrübemiz tam bir felaketti. O zamanki doktoruna sorup tavsiye ettiği birine gitmiştik. Nasıl steril bir tipti anlatamam. Oğlan 2 yaşındaydı. Üst üste bakıcı değiştirdiğimiz bir dönemdi, ben ondan daha fazla etkilenmiştim (yine söylüyorum bazen anne-babanın profesyonele gitmesine daha çok ihtiyaç olabiliyor). Pedagog hanım çocuğun yanında pat diye ondan 3. tekil şahıs şeklinde bahsederek ve onu hiç konuya dahil etmeyerek hatta odada yok sayıp bir eşya gibi dandik bir oyun masasına oturtup mevzuya girmişti. Bana oldukça yapay gelmişti bu durum, hatta ortamda ondan bahsedildiği çok açık olan her şeyin farkında bir çocuğu dışlayarak bu konuyu görüşmek beni rahatsız etmişti ama bir bildiği var herhal diyerek ses etmemiştim. E bittabi bizim kuduruk 10-15 dakika sonra odadaki yavan ortamdan bunalıp pedagogun masasının üzerindeki kalemleri ve diğer ıvır zıvırı merak etti ve kurcalamaya hamle etti. Pedagog oldukça sakin ama aslında soğuk bir tavırla onu bloke etmeye çalıştı ama yer mi bizimki, yılmadı tabii ki. O sıkıcı minik odada hem konudan hem ortamdan çok sıkılmıştı bir kere. Birkaç hamleden sonra kadının masada duran yarım ve soğumuş kahvesini döküverdi. Hasar önemsizdi, bir iki boş kâğıt ıslandı bir de içinde sadece kırtasiye malzemesi olan bir çekmeceye ve döşemeye biraz kahve döküldü. Amanın sanki çocuk yüzyıllık bir el yazmasına asit borik döktü, o anda kilitlendik, bütün iş güç bırakıldı ortam temizlendi, odadan çıkıldı bir temizlik görevlisi araştırıldı, yaklaşık 15 dakika döşemeyi silecek bir görevli bulunmasına harcandı. Leke kalıyormuş döşemede (hastane döşemesi bu arada, nadide bir ipek halıdan bahsetmiyoruz). Ben zaten o anda koptum, bu obsesif pedagogdan ne hayır gelecek bırak yav diyerek konuyu kapadım, zaten işe yarar bir konuşma da olmamıştı. Ondan sonra bir daha teşebbüs etmedik pedagoglara falan. Eminim bu bizim tecrübemizdir çok daha iyileri vardır, bazen bir bilenden duymak istediğim çok şey oluyor ama güvenebileceğim birini bulmak da beni pek düşündürüyor. Aslında çocukları biraz kendi hallerine bırakmak gerektiğini düşünmüyor da değilim. Evet evet, en iyisi ben gideyim bir kafa doktoruna…

İki veya daha fazla çocuğu olan herkesin söz birliği etmişçesine söylediği şey: “ikinciler kolay büyüyor”. İlkinden esaslı bir dayak yedikten sonra ikinci acıtmıyor herhalde. Yoksa çocuk dediğin kolay büyür mü? Atıyorlar.

23 Şubat 2010

küçük deniz kızı

Yaşımı aldıkça annemden ergenlikte duyduğum ve bana afakanlar bastıran lafları söyler hale geldiğimi fark ediyorum. Hayatta hiç büyük konuşmamak lazım (bu laf da onlardan biri). Oysa ergen vakitlerde mühim olan “büyük” konuşabilmekti. Büyük konuşamadıktan sonra konuşma daha iyiydi. Halbuki ne zaman büyük konuşsam hep sonradan yedim o lafları ben.

Gençliğin uzun bir döneminde, ne evlenirim ne de çocuk sahibi olurum derdim. Çocuklara karşı özel bir sevgim bile yoktu. Neye karşı vardı ki zaten, velhasıl duygusal olarak çalkantılı idi epey benim gençlik yılları. Gün oldu devran döndü, karşıma biri çıktı, dört sene çıkmamış gibi yaptım, en sonunda bir an geldi ki daha fazla direnemedik ikimiz de. Tanıştıktan beş sene sonra birbirimizi sevdiğimizi anladık, 7-8 ay sonra da evlendik (jetonlu telefonlar vardı eskiden hala var mı ki?). Olacağı varsa olsun diye girdim bu evlilik işine ama iyi ki girmişim herhalde uzun uzun düşünsem taşınsam vazgeçer ve yanlış karar verirdim. Çocuk sahibi olma isteği ise kendini gümbür gümbür hissettirdi. Yaklaşık dört sene önce oğlum doğdu. O doğduktan sonra da “ikinci çocuk mu, olacak iş değil, nasıl yetişirim, oğlum kadar sevip ilgilenebilir miyim, ilgilenemeyeceksem ne diye doğurayım, olacak iş değil, aman bi dursun..” deyip durdum. Ama bir gün geldi ki aynen oğlumu istediğim zamanki gibi içimde bir ses “bir bebek daha istiyorum, olmazsa sanki hayat bomboş kalacak” demeye başladı. Biz de sanki istemek bitirmenin yarısıymış gibi her bir şeyi boş verip (sağlık, vakitsizlik, bakabilir miyiz kaygısı) aldık ikinci çocuk kararını. İlki kadar kolay olmadı, şeker hastalığı ilk zamanlardaki gibi kolay zapturapt altına giremedi, bir sene geçti nihayetinde doktorumdan izin alabilmemiz için ve bu yaz bir minik kız yola çıktı. Şimdi doğumuna tam 1 hafta kala “ben nasıl iki çocuklu bir kadın olacağım?” gibi düşünceler aldı beni. Öte yandan büyük bir sabırsızlık da var bir an önce kucağıma alıp koklamak için.

İkici çocuğun hamileliği ilkine benzemiyor(muş). Başından sonuna zordu, beni mahvetti. Kız çocuk sahibi olmak da oğlan çocuğu sahibi olmaktan daha zor olacak herhalde. Zaten ben öteden beri es kaza huyu suyu bana benzer diye kız yerine oğlan olsun isterdim. Kendime benzeyen bir kızla uğraşmak beni korkutuyor ne yalan söyleyeyim. Üstelik bir kız çocuğuna da iyi rol modeli olabilir miyim ondan da emin değilim. Mesela hiç düzenli tertipli bir tip değilimdir. Bir arkadaşımın dediği gibi kılık kıyafet, bakım işlerine “ihtiyaca binaen” (yani yumurta kapıya dayanınca) girerim ve hayatımı da hiç güzel organize edemem. Yani şimdi beni örnek alırsa ileride kesin beni suçlar bu kız. 4 yaşındaki abisinin küçük kıza nasıl alışacağını, ona yardımcı olup olamayacağımı da merak ediyorum. Bu da baş etmesi ve altından kalkması gereken bir durum olacak.

Bebek eşyaları da pek tatlı, unutmuşum. Şimdi biraz uyumaya gideceğim. Gelecek haftadan itibaren yeniden zombi günler beni bekliyor.

21 Nisan 2008

anne işe gitme

Yine upuzuun bir zaman oldu yazmayalı. Neler oldu neler. Hayat bir kabus gibi bu aralar. Ne cıvıl cıvıl bahar gelen bahçeyi görüyor gözüm ne de başka bir şeyi. "Anne sen işe ditme, noluy" diyen ve sabahları üzerime şık bir şey giydiğimde hemen suratı asılıp bazen de ağlamaya başlayan oğlumun 6 ay içinde 3. bakıcı değişikliği. Ahlaksız beş para etmez insanlara emanet edip evden çıkıp gitmeye alışamadım ben hala. İçimde bir mengene var sıkıştırıyor da sıkıştırıyor. Sağlığım berbat. Doktorum artık "ne bu hal, ne oluyor sana" demeye başladı. Hastalığın başlangıcından beri en kötü değerlere ulşatım son 3 ay içinde.
En son gayet iyi gidiyor, oğlan da alıştı, gözüm arkada kalmadan tam zamanlıya geçebilirim dediğimiz tutarsız kadın çalışmayı kendine yakıştıramadığı için bir Cuma akşamı arayıp "ben Pazartesi gelmiycem artık" dedi ve bıraktı. Neden? Çünkü Cumartesi yarım gün gelmesi için de anlaşmıştık başlangıçta ancak o "havalar da güzelleşti artık ben Cumartesileri gelmiyim" gibi bir talepte bulunduğunda biz bunu kabul etmedik. "Şevki kırılmış"... Oğluma bir veda bile etmeden öylece gitti dengesiz. Anneanne-dede ekibi koştu yardıma. Kabusun ilk kısmı başladı. Yeni birileriyle görüş, kimseyi beğenme, sürekli tartış tartış, en sonunda referanslı bir kızda karar kıl. Oğluşun alışması epey zaman aldı, kabullenmek istemedi, zor günlerdi gerçekten ama gün geldi alıştı, çok güzel oyunlar oynatan şarkılar öğreten parkta kaydırakta istediği kadar kaydıran ara sıra ona ufak tefek oyuncaklar getiren ve anne istemese de bazen şeker veren bir ablaydı. Bir gün bu abla anneyi bir Çarşamba günü saat 4'te aradı işyerinden. Kastamonu'da bacağından ameliyat olacak bir babaannesi vardı, babası olmadığı annesi de şeker hastası olduğu için hemen gidip görmesi gerekiyordu, öyle bir durumdu ki gidip görmese belki bir daha göremeyebilirdi.
Apar topar Perşembe Cuma bir buçuk gün ben bir gün de eşim izin aldı, abla memlekte gitti, giderken Pazartesi döneceğim dedi, biz de dönecek sandık. Velhasıl çok uzun ve sıkıcı bir hikaye bize dönemeyebilirim gibi bir senaryo yaratıldı telefonda, gelemezsem ablamı yollarım gibi saçma sapan bir teklif geldi, sonra referanslar kanalıyla halasından öğrendik ki babannnenin hiç bir şeyciği yokmuş ameliyat bir hafta önce olmuş bitmiş, bu abla parasını az bulduğundan niyeti başka işe geçmekmiş. Apar topar bizim babaanne geldi çocuk ortada kaldı diye. İşlerim o kadar yoğun ki bir hafta gelmiyorum demek gibi bir lüksüm yok. İstifa etmeyi düşündüm aslında ilk etapta ama şimdi ayrılıyorum desem buradan gidebilmem iki aydan ve beni tüketecek kadar uzun konuşmalardan önce olmaz. Uzun tartışmalar, kavgalar, buhran dolu bir hafta sonrasında anlaşıldı ki hakikaten derdi paraymış. Rayicin üzerinde olan ve başta teklif ettiği paranın bir kuruş altını vermediğimiz halde yetmiyormuş parası. Şu anda sırf bebeğimin düzeni değişmesin diye ona epeyce bir zam yapmaya karar verdim (eşimin tüm itirazlarına rağmen) ama emin değilim yine de iki gün sonra biraz daha fazlasını verene gitmeyeceğinden. Eşim bu arada hala eve birilerini getiriyor görüşmek için. Görüşüyorum bazıları o kadar sahtekar ki döverek atmak istiyorum evden. Zaten bende bir şiddet eğilimi hasıl oldu, kimseden hırsımı alamıyorum geçen gün marketin otoparkındaki görevliyi arabaların çizgi dışına park etmesine izin veriyorlar diye öyle bir haşladım ki o da gidip evde çocuğuna bağırmıştır herhalde. Rezalet. Bu kabus dönemi içinde diyabet de bana çok yardımcı oldu, 300'lerden aşağı zor indi kan şekeri. Eşimle de artık birbirimizden iyice uzaklaştık, sanırım o da beni kriz dönemlerinde baş edilmesi gereken bir durum olarak görmeye başladı, ki bu beni iyice sinirlendiriyor, sanki herkes zor durumlarla onun tarzıyla başetmek zorunda ve kapasitesindeymiş gibi.
Halbuki ben bu bahar çok nefis yaz soğanları dikmiştim, mor salkımın altında oturup çayımı içip kitap okuyacaktım. Hani ben çocuğumun o bakıcı bu bakıcı değişip duran bir düzende istikrarsız bir şekilde büyümemesi için her şeyi yapacaktım. Hani noldu yani şimdi?

15 Ocak 2008

ses veriyorum: doooooo

tam tamına 3 aydır uğramamışım bu bloga. rezalet. tiz alına bu kendini bilmezin elinden blog. bugün boş vaktim olduğundan değil de işte çalakalem bir şeyler yazasım geldi.

haftada beş gün çalışmaya başladım 1 Aralıktan bu yana. ev ve alışveriş düzeninde ipin ucu kaçtı, kendime ayırabildiğim zamanlar (yağ değişimi, balatalar, periyodik bakım işte) öğle tatillerine sıkıştı. bu aralar ofisimizde bir renovsyon çalışması olduğu için ofisteki misler gibi iki kişilik odamdan ve sessiz sakin oda arkadaşımdan ayrıldım, kocaman bir toplantı odasında bir masanın etrafında 8-10 adet başı kalabalık insan hep beraber çalışıyoruz. sağ yanımda oturan hatun kişinin ses tonu korkunç. ve bütün gün telefonla konuşuyor. bu konuşmaların yarısı falan işle ilgili de kalan yarısı sırasıyla büyük kızı (5 yaşında), küçük kızı (2.5 yaşında), bakıcısı, annesi, kız kardeşi ve bilimum arkadaşıyla gerçekleşiyor. telefon konuşmalarına ilaveten bu hatun kişinin yanına gün içinde yüz kere beraber çalıştığı ekipten birileri gelip gidiyor, benim masama da dayanarak muhtelif işlerini tartışıyorlar. masanın karşı tarafında başka bir hatun kişi var. bunun da ses tonu evlere şenlik. sürekli telefonda. yaptıkları iş maksatlı telefon görüşmeleri olsa da allahım çok bağırarak konuşuyor! yanımda oturan er kişi bazen motivasyonunu kaybediyor. ve komiklik olsun diye masanın ta en ucunda oturan arkadaşına top atıyor. bildiğimiz minik lastik bir top. gülüşülüyor falan. başka bir hatun kişinin akşama kadar "conference call" (en havalısından) yapması gerekiyor, mikrofondan dinliyoruz. odanın bir diğer ucunda dört adet sekreter arkadaş oturuyor. telefonları daima çalıyor. ara sıra güvenlikten birileri giriyor odaya, bellerindeki telsiz mi artık walkie talkie mi bilemeyeceğim "cazır cuzur kıh kıh alo merkez"vari sesler çıkararak. geçen gün gözüm dönmüş. yurt dışı şube zararlarının Türkiye'deki mali kardan mahsup edilebilme şartları ve bu şartlar gerçekleşmediği takdirde indirim konusu yapılacak tutarların tespiti gibi bir konuda verilmiş bir Bakanlık görüşünün bir cümlesini tam beş kere okudum. anlamadım. normalde anlarım. yok algılayamıyorum mümkün değil. eeeeh dedim. bari telsizi kapatın! adım çıktı sanırım. asabi insan olarak. peh. umrumdaydı.



oğluşum 24 aylık olmak üzere, 2 yaştan sonra bu ay hesabını kapatmayı düşünüyorum. 2 diycem uzun bir süre. kendisi terrible two triplerini deniyor bu ara. kafamız evde de kazan gibi yani. bu aralar yumurta-tavuk ve inek-süt ilişkisini çözdü, her süt içişinde veya ymurta yiyişinde inek teyze ve tavuk teyzeye teşekkür ediyor. babasında da teşekkür ediyor her fırsatta, sırf teşekkür etmek için su istiyor mesela. yasemin yazmış geçenlerde, bizde de televizyon tutkusu başladı malesef. 21 aylık olana kadar televizyon açılmadı onun yanında. hala açılmıyor da, sadece günde yarım saat falan baby tv seyrediyor. yarım saat aslında 10 dakikayla başladı. sonra 15-20 dakika oldu. hala az seyrettirmeye çalışıyorum ama ne mümkün. ben akşamları eve girer girmez koltuğa kurulup televizyonu açtırıyor, açtırmak için yalvarıyor daha doğrusu (en nazlı ses tonuyla "annecim nüffen biyazcık bebiti seyedebili miyim?" deniyor, manipülasyon, başka bişey değil). bu saati nasıl sabit tutacağım merak ediyorum, onu vazgeçirmek gittikçe zorlaşmaya başladı. ama en azından kitapları da seviyor. geçen gün kötü hava nedeniyle eve tıkıldık kaldık. alışverriş merkezine gitme fikrinden hoşlanmıyoruz, e napalım derken amaçsızca yürüyüşe çıktık. bir baktık kocaman bir kitapçı, üst katında masa ve sandalyelerin de olduğu çocuk bölümü de var. giriş o giriş. veledi tutabilene aşk olsun. kitapları sevdiğini biliyorduk ama oyuncakçıya gitseydi bu kadar mutlu olmazdı herhalde. raflardaki kitapların hepsine tek tek baktı, satış görevlisi ablaya neyi beğendiğini ve kendisinde olan kitapları belirtti, ertesi gün teyzesine göstermek ve onunla okumak istediği bir kitap buldu ("bunu şüeda'ya gösteyelim yayın"), kısacası çok iyi vakit geçirdi. ama çocuk haklı. kitaplar gerçekten çok güzel. benim favorilerim var aralarında (yine yasemin'in sitesinde pek çoğu var), okumaktan zevk alıyorum. dün Kabalcı'dan Küçük Prens'le Şişkolarla Sıskalar kitaplarını aldım. Aslında niyetim İhsan Oktay Anar'ın Suskunlar'ını almaktı ama elbette öncelikle çocuk bölümüne uğradım. Bu aralar ufaklığa epey fazla kitap aldığım için ona birşey almamaya kararlıydım ama bağımlının kendine sebepler yaratması gibi yeni bir kitap alma kategorileri icat ettim : "mutlaka okusun istediğim kitaplardan ya ileride baskı bulamazsam düşüncesiyle şimdiden alınacaklar" ve "şimdi okuyamasa da benim okuyup ona masal gibi anlatabileceğim kitaplar". mesela Küçük Prens ikinci kategoride. evet üzerime gülebilirsiniz, serbest. ben gülüyorum (tahnim edebileceğiniz gibi öğle tatilim bitti vaktim kalmadığı için kendime kitap bakamadım).

işyerindeki genel durumlar nedeniyle canım sıkkın bu aralar. aslında canımı sıkkın değil de yıldım. arkadaş kategorisindeki istisnasız herkesin değişen ölçülerdeki ikiyüzlülük ve riyalarından pek sıkıldım artık. çözemiyorum ben işyerinden iki kişi bir araya gelince ortamda olmayan herhangi bir üçüncü işinin dedikodusunu yapmanın dayanılmaz cazibesini. beraberce kıl olunan illa ki çekiştirilecek tipler vardır tamam yani o kadar "evil" olabilir herkes gerçekçi olmak lazım. ama birlikte yemek yediğin her adamın kendi ajandasına göre arkasından konuşulacak birini bulmak da ruh hastalığı artık ya. Kahve içme alışkanlığı gibi birşey olmuş bu. A ile C takılırken B'nin C'ye dedikodusu yapılır ama A B ile beraberken C'yi de büyük bir rahatlıkla B'ye çekiştirir. enerji sarfiyatı. aman ya. bu iş hayatı amma çok yer işgal ediyor hayatta. bu meşguliyet nedeniyle pireler deve kadar oluyor. zamanın önemli bir yüzdesini dolduruyor diye milyon tane tırıvırı iş ve insan öncelikler sıralamasına giriveriyor. çok sıkıcı.

böyleyken böyle işte.

18 Ekim 2007

beceremedim

ben bu part time işini beceremedim. yani istediğim gibi beceremedim. boş perşembe-cuma günlerimi ziyan edip duruyorum tamamen kontrolü kaybettim. nasıl oluyor peki bu ziyan? Pazartesi-Salı-Çarşamba zaten iş münasebetiyle ışık hızıyla geçiyor. benim ev işleri maratonum Çarşamba akşamı pazara gitmekle başlıyor. perşembe günü sabah en azından rahat bir kahvaltı yapabiliyorum. markete gitmek gerekiyor her hafta. bu işi haftasonuna bıraksam her şey daha da zorlaşıyor üçümüz bir arada. eve gel yerleştir yemek ye bıdıkla oyna derken yarım gün geçiveriyor. sonra ufaklık uyuyor ben biraz nefes alıyorum o arada da evde daima kendime yapılacak bir iş buluyorum. o iş bitene kadar oğluş uyanıyor ben de onu bırakıp bir yere gitmeye kıyamıyorum. veya bunların hiç biri o gün bir toplantı koyuyorlar gitmek zorunda kalıyorum. oysa ne hayallerim vardı. spor yapabilecektim, kafa dinleyebilecektim, bunları yaparken bol bol oğlumu görebilecektim. oysa fiilen ne oldu? 6 ay falan spor yapmak için gerçekten çabaladım. bir hafta düzgün yapabildiysen ertesi hafta bir şey çıktı. spor disiplinim vardır aslında benim. sabahın altısında kalkar yüzmeye gider idim ÇÖ (çocuktan önce). bir de sporu iş olsun diye yapmaktan hazetmem. yani gelişme görmek isterim nefeste, kaslarda. öyle bir hafta yap ertesi hafta bırak hoop baştan başla işi iyice hevesimi kırdı. madem adam gibi yapamıyorum yapabilene kadar yapmam ben de dedim komple bıraktım. sen sağ ben selamet. özetle kendim için yapmak istediğim hiç bir seyi yapamadım. üstelik işlerin asla yetişmemesi durumu var. tamam kariyeri yerim biliyoruz bunların hepsini bir ruh halim ve tavrım var ama bana ait olan bir işi de yarım yamalak yapmak içime oturuyor. hiç bir iş yetişmiyor, yetişen istediğim kalitede olmuyor, boş geçen günlerimde de harikalar yaratmıyorum açıkçası. çocuğuma da yetemiyorum ki. tamam belki onu arkadaşlarıma göre dahauzun süre görüyorum ama evde geçen günlerimde de sürekli onunla ilgilenemiyorum. sabahtan akşama onunla ilgilensem yorgunluktan pestilim çıkıyor, şekerim düşüyor, sinirleri tel tel gcık bir insan oluyorum. sonuçta o da 2 yaş sendromlarına giren, uyku ve yemek konusunu bizim ilgimizi çekmek için kullanan normal bir "çalışan anne çocuğu". ee, ne oldu şimdi sen yarı zamanlı çalıştın da?

kendimi aynı anda verimsiz (çalışan olarak), yetersiz (anne olarak), tembel (eş olarak) ve boş (insan olarak) hissediyorum ve bu beni üzüyor. bari birinden biri iyi olsun dedim ben de. aralık ayında yeniden tam zamanlı çalışmaya başlıyorum.

bittabii kariyer basamaklarındaki en büyük hedefim olan ev hanımlığı hayalim hala baki.

ha bi de işe başlamadan 6 aydır düzenleyemediğim kütüphaneyi düzenlemem lazım. yumurtanın kapıya dayanmasını bekliyordum da.

17 Ekim 2007

...

Aslında bu konuyu düşünmek dahi istemiyorum. Başımı kuma gömüp yokmuş gibi yapmak istiyorum, belki o zaman yok olur. Kabuslar gibi. Ama maalesef bunun bir rüya olmadığını ve para babalarının ağızlarında salya akıta akıta kollarını sıvadığını da biliyorum. Bunca insanın elinden bir şey gelmeyeceğini ve yine kazananın onlar olacağını... İçim kan ağlıyor.

Bu yeraltı zenginliği açgözlülüğü ne olacak? Bir yanda altın için ağaçlar, hayvanlar ve insanlar ölecek, öbür yanda petrol yüzünden bir sürü çocuk.

16 Ekim 2007

tatilden döndüm yorgunum

















Dönüş eziyetini saymazsak gayet hoş günler geçirdik bayram tatilinde. Altınoluk’u ve Kaz Dağları’nı seviyorum. O yöreyi toptan pek seviyorum. Hava daima güzel. Ilımanlık değil kastettiğim, hava insana daima iyi hissettiriyor, günün her saati, her ısı derecesinde. İstanbul öyle midir ama, sıcaksa ölümüne sıcak ve nemli, soğuksa ayazdır. Kış akşamları is kokar yazın da egzoz.
İpek gibi havanın dışında bizi babaannenin nefis yemekleri ve dedenin elinde ne varsa onunla yaptığı tasarım harikaları ağaç fırıldakları da bekliyordu. Malzemeler eski bira tenekeleri, yoğurt kapları, hurdaya çıkmış şemsiye sapı, sürpriz yumurtanın plastiği, mandal parçası, ceviz kabuğu, çikolata ambalajı, eski püskü kartonlar, plastikler, düşünmeden çöpe atılabilecek her şey. Dedenin elinde onlar artık kuş, balık ve pervane olmuş dağdan ve denizden esen rüzgara göre bir o yana dönüyorlar bir bu yana. Onlar dönerken ben çöpe attığım tüm malzemeler için üzülüyorum. Bence insanlar ikiye ayrılır, eski bir rakı şişesi kutusuna saksı gözüyle bakanlar ve bakamayanlar. Korkarım ben bakamayanlardanım. Şehir hayatından mı, tüketim ve bolluktan mı suçu kime atsam bilemedim.
Bahçedeki (ve etraftaki) turuncu ve mor çiçekleri, yasemini, küçük karanfilleri, zeytin ve çam ağaçlarını da anmadan geçmek olmaz. Zaten zeytin sevgimiz gözümüz öyle kör etti ki fidanlığın birinden “amca İstanbul’da olur di mi bu?” diye boynumuzu bükerek bir zeytin fidanı alıp geldik. Gemlik tipiymiş, olurmuş. Belli olmaz, göreceğiz. Aklımıza estiği için uğradığımız Assos’taki öğrenci grubuna bakıp ah gençlik gitti elden diye hayıflanmamı da anlatmak isterim. Kitabını birasını alan sahile inmiş, bir kısmı iki üç kafa dengiyle bitmek bilmeyen bir sohbete dalmış, fonda yumuşak rock parçaları çalıyor, güneş şahane batıyor ve HENÜZ 20 YAŞINDASIN! Çok acı (benim için)…

Fotoğrafları ekledim kendimce ama Picasa falan yükleyemedim. Biliyorum çok kötü görünüyor. Artık affola.

05 Ekim 2007

dadı - episode II

evet evet daha iyiyiz. özellikle de dört ayak üzerine düşerek oğluşa bakma fırsatını bir türlü bulamamış ilk bakıcımızı saat farkıyla kapabilmemiz (tabiri caizse) moralimizi düzeltti. bu hikaye de enteresan... bu hanım 50-55 yaşlarında çok hanımefendi, üç çocuk sahibi, giyimi kuşamı yerinde, Cumhuriyet okuyan, düzenli bir geliri olmayan ama (aileden) kendine ait evi ve arabası olan biri. esasen zamanında gayet hali vakti yerinde bir ailenin geliniymiş, kendi ailesi de öyleymiş ya, üniversite eğitimi almadan genç yaşta evlenmiş ve ev hanımlığı dışında bir işi olmamış uzun yıllar. çocuklar büyüdükten sonra eşinin işleri bozulmuş, sonra başka problemler falan derken boşanmışlar. çocukları gayet güzel meslek sahibi, kendisi de o kadar üretmek isteyen biri ki "ne yapabilirim?" diye düşünürken yapabildiği en iyi işin çocuk bakmak olduğun karar vermiş ve bu işin eğitimini de veren bir aracı şirket ile bu işe girmiş. okumuş, eğitimini ve işini ciddiye almış ve bana göre çok iyi bir "dadı" olmuş. velhasıl çok nevi şahsına münhasır birisi ancak öyle ajanslar vasıtasıyla falan iş aramıyor, içinden şöyle güvenebileceğim bir aile olsa ben onların bebeklerine baksam diye geçiriyor sadece. kızının çocukluk arkadaşı olan ve onlarla hala ailecek görüşen ofisten bir arkadaşımın da ben doğum yapınca aklına bizi bir araya getirmek geliyor. tamam hikaye buraya kadar şahane de biz bir araya geldikten çok kısa bir süre sonra (15-20 gün ya var ya yok) yurtdışında okuyan küçük kızının psikiyatrik bir rahatsızlığı nedeniyle işe ara vermek zorunda kalıyor. ben hala doğum izninde olduğum için tamam diyorum ve onu yaklaşık dört ay daha bekliyorum. dört ay sonra haberler iyi olmuyor malesef. İngiltere'ye kızının yanına gitmesi gerekiyor ve ben bakıcı standartım bu seviyedeyken yeni bir bakıcı bulmak zorunda kalıyorum. sonra tavsiyeyle gelen ve mecburen razı olunan abla da işte iki gün önce kovaladığımız tip. ondan kurtulmaya karar verdiğimiz gün sabah 10 gibi bu hanımı arıyorum dönmüş mü, neler yapıyor diye bir umut. meğer artık kızı iyiymiş, dönmüşler ve üç aydır yeni bir iş bakıyormuş. akşam için randevulaşıyoruz. ben aradıktan iki saat sonra ona bir başka tanıdıktan iş teklifi geliyor. benim verilmiş sözüm var diye reddediyor. the (happy) end. dün başladı. çok iyi bir oyun arkadaşı olduğu için ufaklık hemen alıştı. ne yalan söyleyeyim bana o kadar yanımızda çalışan biri gibi gelmiyor ki herhangi bir işi ezile büzüle istiyorum şimdilik, hatta çoğu zaman kalkıp kendim yapıyorum. herhalde alışacağım ben de oğluş gibi.
ha bu arada yol verilen ex-dadımız benim numaramı büyük bir pişkinlikle yeni başlamayı planladığı yere vermişti ya, oradan aradılar beni tabii. evdeki hesap çarşıya uymayınca dün gece ex abladan bir telefon geldi ki; zehir zemberek. bize çok hakları geçmiş, bizimse ona asla geçmemiş (boğaz tokluğuna çalıştı ya bir sene boyunca), işte o haklarını bana haram ediyormuş. bu arada ablası ile kızkardeşine de iş bulmuştum, kız kardeşini de tesadüfe bakın ki (çok benzer sebeplerden) aynı gün işten çıkarmışlar. bunun da sebebinin ben olduğumdan emin. ben bunu aklıma gelseydi bile yapmazdım ya, hadi benden bilsin. evet evet sonunda kötü biri oldum ben yaşasın!

04 Ekim 2007

dadı

çalışan ve çocuğuna bakması için bir "profesyonel" tutan kadınlardan bakıcısıyla sorun yaşamayan var mıdır? varsa bunların yüzdesi kaçtır? bu yüzde içine nasıl girilir? şans dışında bir faktör bilinmekte midir? bundan iki hafta önce ufaklığa tam bir senedir bakan ablasını bir sabah küt diye işten çıkaracağımızı söyleseler yok artık derdim herhalde. aslında her şey bu kadar da durup dururken olmadı tabii. kusurları vardı ama oğluşla iyi anlaşıyordu, onu seviyordu ve bazı şeylere de katlanmayı uygun görmüştük. mesela başından beri pasaklı ve pek de titiz olmayan bir tip olduğunu biliyorduk. gözümün önündeyken evin temizlik kurallarına uyuyor görünüyordu. ben de çok kıllanmıyordum. çünkü ablada daima vurguladığı bir dürüstlük ve lüzumsuz bir gururluyum havası vardı. lüzumsuz diyorum çünkü gurur "yakalanana kadar inkar et yalan söyle, köşey sıkışırsan da resti çek" değildir benim gözümde. sonun başlangıcı yeni taşındığımız eve kamera sistemi altyapısı kurdurmamızla başladı. aslında kamera sisteminin çıkış noktası bakıcı gözetlemek değildi. daha önce başımızdan geçen hırsızlık hikayeleri nedeniyle bu eve kamera, alarm, bilmem ne artık ne varsa koyduk. öyle bir niyetimiz olsa bu işi eski evde web cam'le çözmek çok da zor bir şey değildi. zaten kamera görüntülerini de 6 ayda topu topu 3-4 kere izledik. hay salak kafam keşke daha çok izleseymişim. ilk izlediğim zamanlarda evin içinde çocukla meşgul olmak dışında her şeyi yaptığını gördüğümde onu net bir şekilde uyardım ve ondan öncelikli olarak çocukla ilgilenmesini istediğimi, diğer bütün işlerin (iş dediğim de sadece yemek, temizlik falan yaptırmıyorum) tali olduğunu ve sadece o uyurken yapılması gerektiğini söyledim yetişmeyen her şey de kalabilidi hiç sorun değildi. bir süre bu dediklerime uyuyor gibi göründü. hatta bana özellikle böyle yaptığını da vurguluyordu akşamları günü anlatırken. hay salak kafam-2.. sen ne diye güveniyorsun ki, aç kamerayı izle. doğru mu söylüyor yalan mı... fakat ufak tefek huylarına gıcık olduğum için (örneğin musluğu şar şar açık bırakması, obez olduğu için sınır tanımaksızın tıkınması) izleyip de kendimi şişirmemek adına tekrar izlemedim. bi kere daha hay salak kafam diyebilir miyim? velhasıl uzun sözün kısası geçen hafta ben seyahatteyken evi dehşet dağınık ve derbeder bırakması ve oğlanın bir süredir sabahları kapı çaldığında sevinmemesi nedeniyle şüphelenip "ne yapıyor acaba" diye bir izleyelim dedik. gördüklerimiz hiç hoşumuza gitmedi. öncelikle ufaklık yine evde tek başına. biri bir odada diğeri ya mutfakta, ya 500 kere girmemesi gerektiği tembihlenen bizim banyoda (20-25 dakika banyoda ne yapar bir insan?), yemek yaparken yemeği karştırdığı kaşıkla bir yandan yiyor bir yandan karştırıyor, yoğurt kasesinden yiyor aynı kaşıkla çocuğun yoğudunu koyuyor, yemek yemek için tabak kullanmaya zahmet etmiyor ocağın üstünde duran tencerelerden yiyor, dolaptan su şişesini çıkarıyor kafasına dikip yerine koyuyor, ekmek makinesine içme suyu yerine musluk suyu koyuyor, salondaki dolapları karıştırıp çocuğun gözü önünde ondan saklanmış olan çikolataları tıkınıyor. say say bitmez. bir iğrençlik gösterisi. kan beynime sıçradı. sabaha kadar uyumadım resmen. sabah geldiğinde ilk iş sert bir uyarı oldu tabii ki, çoktan onu bırakıp yenisini bulmaya karar vermiştik de bu kalkıp önce inkar etmeye sonra da beğenmiyorsanız çıkarın başkasını bulun gibilerinden diklenmeye kalkmasın mı. bana en çok o gün ikimizin de bırakabileceği kimse olmadığı ve çok acil işleri olduğu için bu domuzla çocuğu bir gün daha bırakıp gitmek koydu. allahtan aynı gün evde temizlik vardı da yalnız değillerdi. aynı akşam güle güle dedik kendisine zaten. kendisi bu arada aynı gün içinde yine bizim siteden başka bir iş ayarlamış da telefonumu o kişilere vermiş beni arayacaklarmış. öfkem hala geçmedi. uzun süre de geçmeyecek gibi görünüyor. be hey salak, paraya ihtiyacın var madem, yediğin kaba ne diye pisliyorsun?
şu anda üzülmemeye çalışıyorum. çocuğa 3 yıl boyunca bakan kişiyi sabit tutamadık, çuvalladık napalım. böyle pis bir şekilde bakılmasındansa varsın bakıcısı değişsin. bir de buradan tüm anne olacak veya olmuş arkadaşlara tavsiye: evde kamera bulundurun. izlemeseniz bile bulunsun. demedi demeyin sonra.

20 Eylül 2007

tahammül

annelik çok özveri istiyor çok. her şeyden önce insan öncelikle karnının ne kadar büyüyüp gerilebileceği ile ilgili tahminlerinin saflığını idrak ediyor. ne kadar uykusuz kalıp sinirlerinin ne kadar bozulabileceği konusunda ise daha önce hiç sınırlarını keşfetmediğini... bu kadar sefil bir durumdayken yine de güleryüzlü ve sevecen olunabileceğini...
veee (last but not the least) parklarda bahçelerde oynayan diğer küçük çocukların annelerine NASIL DA TAHAMMÜL EDEBİLECEĞİNİ insan anne olmadan anlayamıyor. mesela bizim sitede bir hanım var - gerçi o anne değil teyze ama olsun- derhal pedagoga götürülmesi gereken 4-5 yaşlarındaki şirret yeğeninin nasıl da bütün çocukları irrite ettiğinin, çocuğun sinir bozucu sesiyle daima çığlıklar atıp ağlayarak etrafını yönetmeye çalıştığının falan asla farkında değil. mesela o çocuğa "nolur biraz daha yavaş, bağırmasan olmaz mı?" dendiğinde bu hanım gülünç bir şekilde aslan kesilerek "ne var bi şey mi var noluyo bakiim benim yeğenime biri bi laf mı etti?" diye gözlerini belertmek suretiyle ortaya atılıyor. bırak da çocuk haksızlığa uğradıysa bile kendini savunmaya çalışsın önce. sonra yine bu şirret ufaklık (nasıl da çocuk sevmez bi tipim değil mi, napiyim ben birine kıllanınca yaşı benim için pek önem arzetmiyor) başka bir çocuğu canından bezdirene kadar "oradan geçemezsin ben kraliçeyim orası benim, git diyorum burada oynama" diye diye delirttikten sonra ezilen çocuğun kızın dandik fırıldağının köşesini üzerine şirret kız başlıyor ağlamaya. ama ne ağlamak. yarım saat falan. öyle bir yüksek perdeden boğazını patlatarak ağlıyor ki ben o noktada çocuk için üzülmeye başlıyorum. evde naptılarsa buna artık, kafayı yemiş gerçekten. neyse teyze bu olay üzerine çocuğu sakinleştirmeye falan çalışmıyor. dedektif kesilerek fırıldak aslında nasıl kırıldı sorunsalını çözmeye çalışıyor. çok önemli ya nasıl kırıldığı. şirret kız bir keresinde de bizim oğlanı oyun alanından atmaya çalışmıştı. hatta bu çabaları sırasında eğimli bir yerde düşmesine yol açtı. çok da istemedi aslında düşmesini zira benim bakışlarımdan biraz çekindiğini düşünüyorum. yine de ufaklık düştü işte. ben de "bakın bu sizden çok ufak, istediği yerde oynasın, düşürmek yok". şirretin teyzesi çemkirerek "o kendi düştü bi kere, o kendi düştü!" diye bana doğru hamle yaptı. işte o an anladım ki ben çok değişmişim. çünkü o kadına dilimin ucuna gelenlerin tekini bile söylemedim. bir an düşündüm sadece, ne olacak ki bununla dalaşsan. ya işte. eskiden olsa.
insanlarda artık acayip bir çocuğunu ne pahasına olursa olsun koruma tavrı var. çocuk ne yaparsa yapsın ama. mesela ağaç dallarına asılıp dalları kırsın, bitkileri yolsun gıkları çıkmıyor, engellemeye ya da bunun kötü bir şey olduğunu anlatmaya çalışmıyorlar. başka çocuklara saldırmalarına itip kakmalarına ses etmiyorlar. çocuklar ise bu sınırsız özgürlük (ya da vurdumduymazlık diyelim) sonucu daha mı sakin ya da aklı başında oluyor, hayır elbette. çoğu şımarık, ne istersem hemen olsun ve diğerlerinden bana ne mantığındalar. burada bir terslik var bence. bir dengesizlik.

paşa uyanmak üzere, ben kaçtım.

19 Eylül 2007

fotooo







Midyeler ve pasajlar...


18 Eylül 2007

Brüksel lahanası Brüksel'den mi çıkmadır?

Efeniiim, Evropalarda eğitim tertip etmiş şirketimiz davete icabet etmemek olmaz. Geçen hafta 3 gün Brüksel’deydim. En başta beni ilk ilgilendiren şeyi söyleyeyim: bi midye yiyemeden döndüm başarısız organizatörler yüzünden. Sanki İstanbul’da sabah akşam midyeyle yatıp kalkarmışım gibi bir izlenim verdim nedense ama Brüksel’deki en ilginç şeyin nedense midye olduğunu düşünmüşümdür hep, öyle Evropa Parlemetosu falan fişmekan değil. Heyhat. Yiyemediğimiz gibi tertip edilen yemek organizasyonlarında da önümüze sürekli az pişmiş etler (çiğ düpedüz) sürdüler. Midesizler. Brüksel lahanası da görmedim ortalıkta ki kendilerinin Brüksel’le bir alakaları var mı bilmiyorum, desteksiz atıyorum işte. Bu gezimizden çıkardığım ana fikir: Evropalılar’dan hazzetmediğim ve de zinhar Evropa’da bir yerde yaşayamayacağım olmuştur. Eğitimlisi pek bir burnu havada, uzak ve sosyal becerilerden yoksun. İçmeden sosyalleşemiyorlar daha doğrusu. Eğitimsizi de gayet yontulmamış. İrlandalılarla kuzey ülkelerinden (yani İsveç, Norveç vb memleketlerden) gelenleri tenzih ederim. Ben daha ziyade İngiltere, Almanya ve Fransa devlerine mensup über-insanlardan bahsetmekteyim. Genellemelerimi de yaptım rahatladım. Çikolataları da pek güzel ama benim ilgi alanıma girmiyorlar (daha doğrusu girmeseler daha iyi olur). Şehir dümdüz yürü babam yürü, bu çok güzel, temiz, düzenli, tarihi binalar hem hayatın içinde hem de yıpranmamış ve çirkinleştirilmeden bakılmış. Bunlar da güzel. Etrafa bakınca herkes zengin ve tek tip, bu bence iyi değil ama bakış açısına bağlı tabii.

Oğlumla ilk defa bu kadar ayrı kaldık. Çok özledik birbirimizi tabii. İşin kötüsü gelecek hafta bir kere de Berlin’e gitmem gerekiyor. Bir enternasyonelliktir gidiyor. Sonra çok uzun süre bir yere kıpırdayacağımı sanmıyorum. Saç tıraşı oldu geçenlerde. Çocuk kuaförü sektöründe boşluk var cin iş fikri arayan arkadaşlar. İstanbul’da bir adet yer var, oldukça da pahalı, yine de işlerini iyi yapıyorlar. Biz kesemiyoruz artık, yamuk yumuk oluyor, bir de korkuyorum makasla bir sakatlık çıkacak diye. Normal kuaföre de götürmek fikri pek açmıyor-sanki ben çok gidermişim gibi…

Bu aralar okuduğum bir kitap var Jean Jacques Rousseau’nun “Emile: Bir çocuk büyüyor” kitabı, kitapta beni en çok etkileyen şey çocuğu acı çekmesini önleyerek büyütmenin onu acılarla ve zorluklara karşı tahammülsüz kıldığı ve bunların altından kalkamayacak kadar güçsüz birine dönüştüreceği fikri. Bir de çocukla çocuk olmak fikri var ki çok benimsedim, çocuğa vaktinden önce verilen disiplinin ve ihtiyaç duymadığı karmaşıklıktaki bilgileri öğretmenin gereksiz ve zararlı olduğu görüşüne de katılıyorum. Rousseau amcanın yaşadığı dönemde bu fikirleri geliştirmiş olmasına da çok şaştım kaldı feylesof işte adam. Gerçekten iyi bir kitap kitapçılarda bol miktarda bulunan kof anne-bebek/ çocuk gelişimi kitaplarıyla karşılaştırınca hakikaten bir şeyler söyleyen ve de bana hitap eden bir kitap bulduğumu düşündüm. Esasında kitabı bana tavsiye eden çift biraz egzantirikti. Kendileri ve 5 yaşındaki kızları için çok tuhaf bir Hint öğretisi çerçevesinde planlanmış bir hayat sürüyorlar, asla et yemiyorlar (bu çok tuhaf bir şey değil ama çocuğa hiç yedirmemek kısmını bir doktorla konuşmak lazım), haftanın belirli günlerinde sadece belirli şeyleri yiyorlar (mesela Salı günleri sadece bakliyat, Çarşambaları sadece fındık ceviz falan), diyet dışı bir şey ağızlarına koymuyorlar. Bu bir yetişkin için – özellikle de günün ev dışında geçiren bir yetişkin için bile çok zor bir uygulamayken ufak bir çocuğa bunu uygulatmaya çalışmaları benim “hayatla ne zorları var acaba?” diye düşünmeme yol açmıştı. Çocuğun okulu bile bu beslenme düzenini uygulayabilme kriterine göre seçildi ki, değer mi yani bu kadar diyet takıntısına kısacık hayatta dedirtiyor insana. Velhasıl çift egzantirikti dediğim gibi ama kitap tavsiyesi gayet iyi çıktı. Ufaklık da Ayla Çınaroğlu’nun Veli serisine taktı. Yasemin tavsiye etmişti. Her akşam “Belli, Belli” (Veli demek oluyor) diye onu okumam için tutturuyor. Bilinçli bir şekilde kitap seçmesini çok şeker bulmakla beraber topu topu üç kitaplık bir seri olduğu için içime fenalık gelmek üzere. Ayla Çınaroğlu hanımefendiyi (ki kendisinin küçük hayvanlar serisine de bayılıyoruz) derhal Veli serisine yeni eserler katmaya davet ediyorum. Lütfen size ihtiyacımız var.

Başka neler yapıyorum bu aralar, bahçeyle uğraşıyorum biraz. Sonbahar geliyor hafiften ama yağmur gelmiyor, mutsuzum. Bahçede işler var-her zamanki gibi, kasımpatı diktim tomurcuktalar sabırsızlanıyorum. Çim işinden umudumu kestim sonbahar yağmurlarına bel bağlamıştık, o da yok. Sararan otlara bakıp bakıp üzülüyoruz. Bu mevsimde ne eksen-diksen tutarmış, o yzden çok hevesliyiz de su yok.

Ha bi de kariyer meselesi var. Napıcaz bu kariyeri? Bir şey yapmak lazımdır kısa ve orta vadede. En gıcık konu en sona kaldı. İyi de oldu. Vaktim kalmadı dolayısıyla yine erteleyebilirim bu konuya yoğunlaşmayı. Bir ay daha rahatım oh be.

Bu arada bu yazının başlığındaki sorunun cevabını bilen arkadaşlar (Çoban senden umutluyum) kaleye mum diksin. Bu lüzumsuz malumata hakim olamadığım için kendimi pek eksik hissediyorum.

03 Eylül 2007

kördüğüm

Şu yaşıma geldim (yolun yarısı değilse bile az kaldı) hala kendimle sorunlarımı halledemedim. Halbuki insanın artık yaş kemale erdikten sonra ekim yapılmaya hazır bir bahçe gibi usulünce çapalanmış, taşlarından, yabani otlarından ayıklanmış ve dinlenmiş olmasını beklerim. Çevremdekilerden beklerim tabii bunu, kendimde ne kadar başarabilmişim, cevabını beklemediğim bir soru. Belli bir yaştan sonra artık kişilikle ilgili konuların üzerine gitmenin anlamı yok bana göre, olan olmuş artık, yerleşmiş kemikleşmiş huylar, özellikler değişmez. Kabulleneceksin devam edeceksin.
Konu derin, dal dal bitmez. İsteğim de yok. Ama pek çok sorunun bundan kaynaklandığının da farkındayım. Ah ne kadar istiyorum bir süre sessiz durabilmek, susmak, kıpırdamamak, kimseleri görmemek, durgun suda kararsızca yüzen bir dal parçası gibi hiçbir şeyle meşgul olmaksızın, meşgul olmak zorunluluğu duymaksızın kendi içimde dolanmak dolanmak dolanmak… Böyle kararsız ve amaçsız sürüklenirken bir gün yavaşça aydınlanmak, düşünmüş, halletmiş ve kabullenmiş olarak. Ah mümkün mü… Cevabını beklemediğim bir soru.



Öyle uzak ki yerim/Uzakları aşıyor/Bütün özlediklerim/Benden ayrı yaşıyor/Ya her şeyim ya hiçim /Sorma dünyam ne biçim/Bir kördüğüm ki içim/Çözdükçe dolaşıyor

KÖRDÜĞÜM Söz: Şevket Rado / Müzik: Hümeyra

25 Temmuz 2007

homo sapiens işadamicus

yazlıktaki plajda üç beş masa bi modem koyup dandik bir "wireless point" yapmışlar, 40'larındaki göbekli gevrek gevrek gülen amcam sarı mayosu ve diz üstü bilgisayarıyla wireless point'te (yesinler) habire bi borsa takip etmeler bi acayip işim var ben çok fena iş adamıyım havaları falan. tamam dedik önce, salak ama zararsız. takılsın işte oyuncak yapmışlar ona. seçimden bir hafta önce falandı kendisi annemlere "aa ama borsa ve ekonomi çok şahane, neden karşısınız siz bu partiye, ben anlamıyor?" tadında küçük aklınca propaganda da yapmış. öğrendik ki habire borsada oynayıp çok güzel paralar kazanıyormuş. afiyet olsun, gözümüz yok da, kimsiniz siz hakikaten? nerede ve hangi gerçeklikte yaşıyorsunuz? hadi çöken eğitim sisteminin eseri kayıp kuşakları da bir yerde anlıyorum, bir anlatan olmamış ki onlara, ama sizin yaşta bu ülkede bu kadar şeyi görmüş, wireless point'lerden çıkmayan insanlar, gazetelerin televizyonların, işin ucu bir yerden çıkarına dokunanların çevirdiği bu ucuz filmi göremiyor, çözemiyor musunuz? her şey çok şahaneymiş, böyle devam etsinmiş. allah allah?
bu "iki kişiden biri" kim hakikaten?

24 Temmuz 2007

dönüş ve cips sorunsalı

Cuma günü döndük. Döndükten sonra Cumartesi günü dinlendim. Velet bey tatil yaptı biz de kafasını gözünü yarmasın diye peşinde dolandık. Buna rağmen başında düşme sonucu, göz kapağında çarpma sonucu morluklar, yüzünde çizikler gibi benzeri travma izleriyle dolandı tatil boyunca. Sosyal hizmetler gelip çocuğu bizden alacaklar diye korkuyorum (vakti zamanında çok Amerikan filmi izledim beynim sulandı, bizde nerede öyle sosyal hizmetler mizmetler, peh). Dönüşte evi ve bakıcı ablasını pek özlemişti, onu zıplayarak, kahkahalar atarak karşıladı, buradan da anladık ki öyle ota boka (afedersiniz) kafayı takmayalım, aralarında böyle bir sevgi varsa çocuğa iyi bakıyordur.

Neden kendimi tatilden dönmüş bir enerji bombası veya huzuru bulmuş bir ermiş gibi hissetmiyorum diye düşünüp duruyorum sabahtan beri. Bu tatil pek de öyle eskisi gibi ikimizin beraber yeni yerlere gidip, sakinleşip, gündelik hayattan koptuğumuz bir tatile benzemedi bir kere. Daha çok kalabalık ve keşmekeşle dolu, ayakları uzatıp sakinleşilemeyen, hep başkalarının düzenine tabi kalınan, orada geçirilmesi zorunlu bir zaman dilimine benzedi. Bunun yarattığı hayal kırıklığı da birbirimize bilenmemize ve öfkeyi çıkaracak kimse olmaması nedeniyle birbirimize patlamamıza yol açtı. Sorun ufaklıkla beraber tatil yapmakta değildi, onunla geçirdiğimiz uyku dışındaki zamanında çok eğlendik, kumlarda sularda oynaması, akşamüstü gezmeleri, keşfetmekten duyduğu heyecanı izlemek için bile yorgunluğa değer. Ama anladım ki bizim de tatile ihtiyacımız varmış. Yaramazın kumda oynamasını istiyorum ama sürekli peşinde dolanmak gerekiyor ve kumda sigara içip izmaritini kumlara atan, bas bas bağırmadan konuşmayı beceremeyen tiplere tahammül edemiyorum mesela. Anneanne ve dedeyle vakit geçirmek güzel, onlarla olalım ama yazlık komşu ve ahbaplarıyla mecburen akşam yemekleri yemek, herkesin evinde olup biten her olayı (o geldi bu gitti, kız şurada işe girdi, oğlan ev aldı, kuzen doğum yaptı, bilmem ne şunu dedi) vıdı vıdı birbirine anlatması bizi sıkıyor. Neyse insan bir kaç sene tatil yapmazsa ölmez herhalde. Sadece eskiden en sevdiğim tatil zamanı Eylül’dü, kumdan nefret ederdim, gitmeyi en sevdiğim yerlerse ıssız olanlardı. Şimdi kum plajda 0-10 yaş arası bir çocuk ordusunun içinde Temmuz sıcağında kumdan yapış yapış bir biçimde dibime şezlongunu dayamış suratıma sigara üfleyen kokoş kadına bakıp “bak işte o bile uzanmış beğenmediğin kitabını okuyor” diye hayıflanıyorum.

Neyse ki bir adet P.D. James polisiyesi bitirdim (An Unsuitable Job For A Woman), pek hoştu. Aslında alelade bir polisiyeydi işte, kadının üslubu olmasa sıkardı. Hoş olan kitabı bir aydan kısa bir sürede bitirmiş olmak. Gururluyum.

*******

Geri döndüğümüzde yan komşumuzun bitmek bilmeyen inşaatının sonunda bittiğini ve sitemize eşi benzeri görülmemiş mimari şaheserler kattığını gördük. Ön tarafa günün hiçbir saati güneş gelmeyen bahçesine dev bir pergola yaptırarak içine spotlar gömmüş. Dikkatinizi çekerim: spot! Bahçede… İlaveten 3x4 ebadındaki bahçesine yaptığı garip peyzaj düzenlemesine kondurduğu ayakta duran kız, ördek, tavşan, kaplumbağa heykellerinin arasına dev yeşil ışıklar yerleştirdi ve 5. sınıf kır gazinosu imajı tamamlandı. Bitmedi! Aynı bahçeye kahvehanelerde örneği görülen duvara monte televizyon altlığı ve üzerine bir adet televizyon yerleştirdi. Sakin ve yeşil bir bahçede insan televizyon arar tabii. İhtiyaç. Ön balkonuna bir kafes astı ve üzerine plastik (yazıyla: plastik) bir sarmaşık ve yine plastik sarı güllerden bir aranjman yaptı ki herkes görsün. Ay bayılıciim. Bitmedi. Evin hatun kişisi hemencecik elinde bir tabakla yetişti, börek yapmış bizim ufaklık yer diye getirmiş. Sosisli, sucuklu ve salamlı ayıptır söylemesi. Şimdi kadıncağız kibarlık etmiş mendebur olmanın alemi yok ama ben bunun hangisini vereyim 17 aylık bebeğe? Bir yandan da 3 yaşındaki oğlunun tatilde sürekli baharatlı cips yemesi sonucu alerji olduğunu ve bu nedenle erken döndüklerini anlattı. Geçmiş olsun dedim uzatmadım şimdi ayaküstü kendisine çocuklara ne yedirmemek lazım konulu bir kısa film çekmenin alemi yoktu. Ben uzatmamak için azami çaba gösterirken beni oturmaya beklediğini belirtti derhal. İçim kan ağlayarak “inşallah siz hele bir yerleşin de eberek güberek” diyerek sohbeti noktaladım. Annecim ya! İstemiyorum ben o kitch müzesine oturmaya gitmek falan, sosis ve sucuk da ağzıma sürmem. Şimdi esas problem o tabak boş geri verilmez, annemden öyle görmedik, ben napıcam?

03 Temmuz 2007

tatil tatiiil






küçük canavarım bir su kuşu. hamileyken suda fazla kalmama bağlıyor annem ama bence onu göbeği düştüğünden beri her gün (bazen günde iki üç defa) suyla haşır neşir ediyoruz, banyo, bebek havuzu, ne varsa. her geçen gün daha da su seviyor. hele bu sıcaklar onun suya karşı olan ilgisini iyice artırdı. sabahları yataktan havvu havvu (havuz) diye kalkıyor bazen. sitedeki havuza soktuk, önce ona biraz soğuk geldi biraz mızıldandı. ikinci girişinde çıkmak bilmedi. şimdi yatakta sırtüstü yatarken nasıl ayaklarını çırptığını, sonra kollarını nasıl bıcı bıcı yaptığını gösteriyor ve sürekli işaret parmağı "ordular ilk hedefiniz akdenizdir!" şeklinde havvu havvu diye havuzu gösteriyor. bir de şişme havuzu var ki onun içinden çıkmak bilmiyor. dünyanın en önemli işini yapar gibi ördekleri oradan oraya taşıyor, şapır şupur sulara vuruyor. yani demem o ki bu veledin artık denize girmesi şart oldu. biz de kendisini perşembe günü onu çılgınlar gibi özlemiş olan anneanne ve dedenin yazlığına götürüyoruz. kendimizi de götürüyoruz tabii aksesuar olarak ama esas beklenen misafir küçük beydir, açık açık söylenmesine az kaldı. haftalardır onun kumsalda kova-kürek-kamyon üçlüsüyle nasıl oynayacağını, sudaki minik balıklara nasıl çıldıracağını, plaj şemsiyeleri ve şezlonglara kafayı nasıl takacağını hayal edip duruyorum. henüz kendim için bir şey tasarlamış veya hazırlamış değilim, eskiden hangi kitapları okuyacağımı bir ay öncesinden falan seçer yüzme hayallerine de bir o kadar erkenden başlardım. heyhat. henüz organize edemediğim kütüphanemden okuyamadığım yüzlerce kitaptan bir kaç tane atacağım işte çantaya rastgele.



epey bir süre yazamayacağım, en azından sayfa güzel dursun diye ufaklığın pazar günü boğazda gerçekleştirmiş olduğu kahvaltı sefasından iki kare ekledim. ilk fotoğrafta arkada duran amcaya çok kıllandı yok yere. neden huysuzlandı anlamadık. sonradan söz konusu amca tepeden masasına toz dökülmesi sebebiyle (ki salaş bir çay bahçesine gelmiş pazar kahvaltısı yapıyordu işte, kendini four seasons'ta zannetti herhade) "vergi numaranızı verin, sizi şikayet ediciim! pazar günümü zehir ettiniz" diye uzattı da uzattı. aman be amca, hayat kısa, senin pazar günün bundan zehir oluyorsa...ohooo!




velhasıl. sonbahara görüşürüz...demek isterdim ama topu topu iki hafta yokuz. kendinize mukayyet olun.