kardeş geldi böyle oldu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kardeş geldi böyle oldu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Eylül 2010

napiyim ben iki çocukluyum



6 ayda bir yazıyorum o yüzden de anlatacak çok fazla şey oluyor. ama bu aralar her şeye cevabım "napiyim ben iki çocukluyum".
Kızım 7 aylık oldu. Nasıl hareketli, nasıl boyundan büyük şeyler yapmaya bayılan bir tip anlatamam. Yürümek istiyor küçük hanım daha emekleyemiyoruz bile, sürünme fena değil. “gee gee gee” (muhtemelen gel gel), eggge eggge egggge (abisine “efe” demeye çalışıyor), ve de baabbbbaaa diyor (görüldüğü gibi bir anne demiyor). Bir de acayip tatlı cilveli sevimli gülmeler, cıvıltılar, istediğini pek güzel yaptırmalar. Uyandığında bizim yatağa gelip babasını yüzünü avuçlayarak uyandırmalar. İki de diş çıkarıverdi, daha 5 aylıkken arka arkaya. Üçüncü de yolda.
Katı gıdalara başladık ama bu dişler kızımı perişan etti. Ne uyku bıraktı ne iştah. Anne sütünü cok cok içiyor ama kabaklı çorbaya pek iltifat eden yok. Yoğurt desen, surat ekşite ekşite lütfen iki kaşık, sonra ı-ıh. Velhasıl çocukların damak tatlarının ha bire değişmesine güveniyorum, yani umuyorum ki değişir de bir şeyler sever, yoksa hep sütle nereye kadar?


Abinin durumlarda çok büyük aşamalar kaydettik. Kendi kaydetti aslında, ben her zamanki gibi o büyürken, gelişirken seyrettim, bazen etkilemeye çalıştım ama başaramadım, yolunu kendi buldu. Kardeşi ona türlü sevimlilikler yapmaya başlayınca, belki bizim de "hayatın normali artık bu" mesajını tutarlı bir şekilde vermemiz nedeniyle artık hırçınlıklar çok büyük ölçüde azaldı. Arada sırada ilgi dağılımında adaletsizlik oluyor tabii, zaten adil olamadı pek denizkızı geldiğinden beri. O zamanlar dikkatimizi çekmek için yaramazlıklar yapıyor, ama çoğu zaman ondan beklemediğim kadar tahammüllü. Mesela babası akşam geç geliyor ben de işten döndüğümde kızı yıkayıp uyutmak zorunda kalıyorum, zira bütün gün beni beklemiş oluyor, bu bazen 15-20 dakikada bitiyor, bazen de bir saat sürüyor. Bakıcı çıkmış oluyor bu sırada tabii. o yüzen oğluşum da kendi kendine odasında vakit geçiriyor. ilk zamanlar o yalnız bırakıldı diye ortalığı yıkardı türlü huysuzluklarla. yavaştan 5 yaşa doğru gidiyoruz, bu onun güzelliği mi acaba?


Bu arada ben de işe başladım, her güzel şeyin bir sonu var tabii.. Ama biraz ücretsiz izin aldım, haftada 3 gün çalışıyorum. Perşembe Cuma evdeyim, kızımla oynaşıp duruyoruz.


Yasemin'in bebeğine çok sevindim. İnsan minik bebeği çok özlüyor. 3. çocuğu kesinlikle yapamam ama oğlanın da kızın da yenidoğan hallerini öyle özlüyorum ki... Bu günler zor, ama çok da güzel. Karışık işte.

02 Nisan 2010

beş dakka mola

Birinci ayı devirdik Allahın izniyle. Önce yolunda gidenler:

Kız gayet güzel kilo aldı ve boy attı. Süt performansı yerinde. İlk günlerde süt meselesi beni pek ağlatmıştı acıdan, şimdi tuhaf kaçacak ama azlığından değil fazlalıktan. Arz talep dengesizliği nedeniyle hastane pompası kiralamak zorunda kaldım. İkincilerde böyle olurmuş. Neyse şimdi oturdu, ya ben kızın istediği kadar süt üretiyorum ya da o üretileni tüketebiliyor, pompa geri gitti. Zaten emmeyi bilerek doğdu velet, tam bir profesyoneldi, hiç bocalamadı. İleride anlatılacaktır kendisine (ne yapacaksa, annem de amma manyak oluyo bazen ya diye bakar öyle suratıma herhalde).

Bahar geldi. Bol bol geziyoruz kızımla, Belgrad Ormanı, Hıdiv Kasrı, Boğaz, Yıldız Parkı gitmediği yer kalmadı. Şimdi de 28. gününde yakalandığı nezlesini atsın diye balkonda oturuyoruz. Abinin burun bütün kış musluk gibi aktığı için kıza sıra gelmesi an meselesiydi. Kırkı çıkmadan kaptık ilk hastalığı. Serum fizyolojik, aspiratör ve bol serin hava. Ve de bol anne sütü.

Gelelim saç baş yolduran konulara.

Evin büyüğü daha iyi. Ancak durum hala zor. İnatlaşma ve hıçınlık biraz yumuşamaya başladı, yemek saatlerinde ise artık hiç mi hiç ne yediğiyle ilgilenmiyoruz ve de bu şekilde yiyor işin komik tarafı. Ama bana karşı çok zalim (o da benim için böyle düşünüyor galiba), bakıcısını benden çok sevdiği düşüncesi beni kahrediyor bu aralar. Bir iç ses “saçmalama sen annesisin, o nasıl senin için bir taneyse sen de onun için bir tanesin” diyor, diğer iç ses “Ee çocukla bakıcı mı daha iyi oynuyor sen mi? Kim ilgileniyorsa onunla ilişkisi daha iyi işte” diyor. Çalışan annelerin hep söylediği “Annelik = suçluluk duygusu” lafını ben ilk defa idrak ettim bu yıl. Bugüne kadar hiç suçluluk duymamıştım şu an ikisi için de suçluluk hissediyorum. Bu yetersizlik ve suçluluk duygusundan daha lohusa depresyonuna sıra gelmedi ama gözyaşı kanalları da aynen süt kanalları gibi bu aralar. Daima dolu…

Oğlan emzirmeme tahammül edemiyor. Geçen gün bunu açıkça söyledi. Ona emzirmenin neden zorunlu olduğunu anlatmaya çalıştım ama hislerinin değiştiğini zannetmiyorum. Anne sütünün tadına daha ilk hafta kaşıkla bakmış ve nefret etmişti ama o emzirme faaliyetinden ve bebekle bu kadar vakit geçirmemden hoşlanmıyor. Konuyla ilgili olarak pek sevdiğimiz çocuk doktorumuz “küçük zaten ona baka baka büyüyecek siz bunu boşverin büyükle ilgilenin” dedi. Okuldaki pedagog “Artık hayatınızın hiçbir zaman eskisi gibi olmayacağını, öyle bir beklentiye girmemesini ama onu eskisinden farklı sevmediğinizi ona anlatın, hiçbir şeyi bildiğini varsaymayın onu ne kadar çok sevdiğinizi söyleyin ve gösterin. Bebek küçük olduğu için anneye çok ihtiyacı olduğunu, bu durumun hep böyle sürmeyeceğini ve onun babaya verilmesi bebeğinde anneyi alması gibi bir durum olmadığını izah edin.” dedi. Babası da “Daha ne yapacaksın?” dedi (kısa bir cümle belki ama beni pek rahatlattı). Elimden geleni yapıyorum, yapmaya çalışıyorum yine de büyükle ilişkimizin eskisi gibi olmadığını söylemeliyim. Bazen elimden bir şey de gelmiyor. Tam beraber bir şey yapalım diye oturuyoruz, ufaklık uyanıp ağlıyor. Hiçbir şey olmazsa şekerim düşüyor. Bir tarafta acıkmış ve ağlayan bir bebek, diğer tarafta daha karmaşık ihtiyaçları olan ve bunları daha karmaşık yollardan ifade eden diğeri, gündelik hayatın devam eden ritmi, idare edilecek bir ev, idare edilecek evde yaşayan misafirler ve idare edilecek bir adet şeker hastalığı! Bazen bütün ziller aynı anda çalmaya başlıyor ve ben bir saniye mola istiyorum. Akşam saatlerinde çok organize ve seri olmam gerekiyor, büyükle beraber akşam yemeği, iki veletin arka arkaya banyo ve yatma merasimleri sonunda bir bakıyorum pestilim çıkmış. Eve yardım edecek insanlar var, ediyorlar da, ama büyüğü tamamen onlara bırakmak istemiyorum. Herhalde bu işler yoluna girecek, ben daha sakin daha organize olmayı oturtacağım. Herhalde yeniden eskisi gibi olacağız oğlumla. Tünelin ucunda ışık olmalı… Var desin biri.

18 Mart 2010

erik çiçeği ve hırçın prens

Minik kızım erik ağaçlarının çiçekleri açarken 2 Mart’ta doğdu. Erik çiçeklerinden daha güzel, pembe beyaz, minicik, mis kokulu. Bu aralar hep uyuyor, annesinin sütü ve kucağı dışında pek bir şey istemiyor. Dışarıda gezmeyi ve banyoyu seviyor, yalnız sırt üstü küvette yatarken annesinin elini tutması lazım, yoksa ağlıyor. Gözleri yeşil olacak galiba, irisleri desenli. Pembe yakışıyor ne yalan söyleyeyim, bir de beyaz. Geceleri annesini pek üzmüyor şimdilik, abisi gibi saat başı uyanmıyor. 2-3 saatte bir. Gaz da henüz başlamadı, 4-5 gün sonra bekliyoruz, tek istediği karnını doyurduktan sonra kucakta kalmak. Kucakta saatlerce uyuyabilir, yatağa koyar koymaz başlıyor mıkırdamaya.

Evin abisi ile başımız dertte. Doğumdan önce sanki her şeye hazırmış gibi bir hali vardı, kardeşini ilk gördüğünde yüzünde beliren o hayranlık ve sevgi dolu ifadeyi gördüğümde ağlayacaktım neredeyse. Aslında kardeşine zarar vermeye çalışmıyor, henüz fiziksel bir şey görmedik en azından, ne yaparsa bana, babasına ve diğer ev halkına (anneanne-dede). 2,5 yaşından beri bu kadar hırçın bir dönemi olmamıştı hatta o zaman bile bundan iyiydi. Aslında sorun benim onunla hamileliğin son bir ayı ve doğumdan sonraki ilk hafta süresince pek ilgilenemememden kaynaklanıyor. Ne ranzasına çıkıp kitap okuyabildik, ne birlikte yerde oyun oynayabildik, kucağıma uzun zamandır alamıyorum, banyosunu eğilmemem için babası yaptırıyor ve daha bir sürü birlikte yaptığımız şeye ara vermek zorunda kaldık. O da annesinin onu artık sevmediğine, bebeği sevdiğine inandığını ve buna dayanamadığını ifade etmenin başka bir yolunu bilmiyor işte. Geçen hafta uzun zamandır ilk defa onu servisten ben almak istedim, çünkü her gün dedesine bir aksilik yapıyor eve ağlaya ağlaya giriyor, sonra sakinleşmek (hep beraber) çok zor oluyordu. Benim almama önce sevindi ama dedesine yaptığı huysuzlukları bana da yaptı, ne yaptıysam olmadı, sonuç eve girdiğinde yerde tepinerek ağlayan bir velet. Bütün ev halkı da başında herkes kendince onu avutmaya çalışıyor her kafadan bir ses çıkıyor, ama ağlama-tepinme şovu gittikçe doz artırıyor. Herkesi uzaklaştırdım, odasına gittik, yatağa yattı çıkarmamak için inat ettiği montuyla (çıkarma terleyince çıkarırsın), sonra sarıldık ve 15- 20 dakika beraber ağladık. Ağlayası varmış. İyi geldi. Kimse onu sakinleştirmeye, başka şeylerle avutmaya çalışmayınca kendi kendine sakinleşti. Konuştuk sakinleşince. Ve o zaman anladı kaz kafa annesi onun için bu yeni durumun büyük haksızlık olduğunu, annesinin artık onu değil de başkasını sevdiği düşüncesine dayanamadığını. Neden ondan bu kadar büyük bir olgunluk bekledik ki, büyümüş de küçülmüş bir cüce gibi konuşuyor ve her şeyi anlıyor diye bu kadar büyük bir duygusal sarsıntıyla bizden iyi baş etmesini nasıl bekleyebildik?

Erken lohusalık denen ve vücudumun her yerinin ayrı bir acıyla kıvrandığı o ilk hafta geçtikten sonra olabilecek her fırsatta ona vakit ayırmaya başladım yeniden. Akşamları daha çok ben yatırmaya başladım, kitap okuyoruz, servisten bazen ben alıyorum, ben bindiriyorum. Hala eskisi gibi değil ona ayırabildiğim vakit, ama daha iyi. O da daha iyi. Beraber öğreniyoruz işte, ne kadar kitap okursan oku ne kadar tavsiye dinlersen dinle, yaşamadan anlayamıyorsun. Bu iki haftada öğrendiğim en önemli şey, çocuğu duygusal olarak rahatsız eden bir şey varsa, onu o konudan uzaklaştırmak, başka şeylerle avutmak, şımartmak hiçbir şeye iyi gelmiyor-yetişkinlerde farklı mı sanki? Bilakis konunun üzerine gitmek ve onu üzen bir şey varsa da üzüntüsünü yaşamasına izin vermek lazım.

Bebekle uğraşmak ne ki? Gel de 4 yaşında bir ufaklığın kardeş bunalımı ile baş et.