16 Şubat 2007
eczanelere ne oldu böyle?
Eczacılara ne oldu böyle? Daha doğrusu eczanelerin fonksiyonunda bir değişiklik mi oldu? Dün mutena bir semtimizin işlek bir eczanesine gidip insülin almaya çalıştım. Eczanenin kapısından içeri girer girmez üzerime seğirten civciv sarısı saçlı ve yedi kat makyajlı “parfümerist” (böyle bir laf yok tabii ben icat ettim) kızları güç bela savuşturduktan sonra etraftaki krem, manikür seti, şampuan ve selülit hapı standlarını yararak ilerledim ve eczacıya benzer birini bulup reçetemi uzattım. Şimdi hepimiz dünyada milyarlarca Türkiye’de de milyonlarca diyabetik olduğunu biliyoruz. Yani kırk yılın bir başı karşılaşılan nadir bir hastalık değil bu, dolayısıyla insülin de öyle 365 günde bir kere satılan bir ilaç değil. Bugüne kadar hangi eczaneye gittiysem insülin reçetesi uzatınca adamların suratı karışıveriyor. “Ulen nerden bulacaz şimdi bunu?”dan “sigorta migorta şimdi uğraş dur anasını satayım”a pek çok ifade geçiyor yüzlerinden. Bu eczanede de durum farklı olmadı. Aslında ilaç ellerinde var, ancak nedense bulmaları pek zaman aldı. Bir tanesinden reçete edilen kutu adedi kadar almamış getirtmeleri gerektiği söylendi. Ne kadar sürer dediğimde de “2 saat falan” cevabını aldım ki içimden yükselen “OHA!” nidasını kibar bir insan olduğum için bastırdım ve geçmiş 4 senelik tecrübeme dayanarak saçmalamamalarını, ecza deposundan her hangi bir ilacın yarım saat içinde rahatlıkla getirtilebileceğini söyledim. Cevap olarak yüzüme mal mal bakıldı. Anladık çaresiziz. Her neyse, uzunca bir süre de sigorta şirketinden provizyon almak için cebelleştikten sonra insülinime kavuştum, tamı tamına 40 dakika harcadıktan sonra. Onlardan alışveriş merkezinde yarım saatlik bir işim olduğunu, yarım saatliğine insülüni buzdolabında bekletmelerini ve eve götürmem için de bir buz kaseti hazırlamalarını rica ettim. Yine geçmiş 4 senelik tecrübeme dayanarak söylüyorum ki zaten insülin satan herhangi bir ecza deposu veya eczane ilacı ayrıca bir uyarıya mahal vermeksizin buz kasediyle takdim eder. Yarım saat sonra ilacı almak üzere eczaneye uğradığımda insülini bir torbaya koyup verdiklerini gördüm buz kasetini tekrar rica ettim, o sırada anlaşıldı ki eczanede buz kaseti yok. Beni bir süre ikna etmeye çalıştılar “Eve gitmeniz ne kadar sürer ki? N’olcak ki?” falan diye ama baktılar domuz gibiyim, Starbucks’tan buz aldırtıp bir naylona sarıp bana ilacı öyle teslim ettiler. Orada geçirdiğim 40 dakika zarfında satışlar inanılmaz iyiydi. İkisi de bir örnek çizmenin içine sokulan kot pantolon giymiş sarışın anne-kıza selülüt korsesi, cildi sivilceli başka bir hanıma 479 YTL’lik bir krem (ki eczacı hanım bizzat Los Angeles’ta bu markanın eğitimini almış, uzun uzun anlattı), başka bir hanıma sampuan, başka birine bilmem ne kremi satıldı. İlaç veya sağlık malzemesi nevinden bir kişiye yara bandı satıldığını gördüm şimdi yalan olmasın. Düşünüyorum da diyelim bir hipoglisemi krizine girdim, normalde bütün el kitaplarında en yakın eczaneye gidip glikoz iğnesi yaptırmak gerektiği yazar. Ben bu eczanelerin hangi birinde ne iğnesi yaptırabilirim ki? Şekeri veya tansiyonu düşmüş, ateşi çıkmış, bir yeri kesilmiş pansumana ihtiyacı olan birinin suratına da aynı mal ifadeyle boş boş bakacaklarına kalıbımı basarım. Ama saçınız mı dökülüyor, gözaltı kırışıklığınız mı var, en pahalı selülit kremi hangisi merak mı ediyorsunuz? Hizmet kalitesi süper.
07 Şubat 2007
misafircilik
Geçen hafta sonu çok bayılırmışım gibi misafirliklerle geçti. Aslında ben bu konuda çelişkili bir tipim. Mesela sevdiğim arkadaşlarım her gün bize gelsin, kah kah kih kih gülelim, geyik yapalım, yemek yiyelim, çay kahve içelim isterim. ama azıcık kıllandığım birini misafir edeceksek hayat bana zindan olur. Topu topu bir saat sürecek bir ziyaret veya basit bir akşam yemeğidir eninde sonunda, ama bütün günüm kasvetli geçer nedense. İşte geçen hafta sonu biri bizim ağırladığımız diğeri de nezaketen gitmek zorunda olduğumuz iki adet misafirlik vakası bu postun konusunu oluşturmaktadır. Bize gelenler aslında kuzen sayılırız, iki kardeş ve çocukları, senelerdir görüşülememiş, bir vesile olmuş, ufaklığı da görmek istemişler, buyurdular. Sadece bir saat uğrayacaklardı, telefonda bana "biz akşam da yemeğe gideceğiz aman fazla bişey yapma" dendi. Fazla bişey? Haa bişey yapılır di mi misafire (yuh yabani) onu da fazla yapmıycakmışım? Napcam ben ya hiç anlamam börek kek bilmem ne, bizim evde malum hiç olmuyor, napsam ki? bir tarif kitabından süper sağlıklı tam buğday unundan pekmezli falan bir kurabiye yaptım çay kahve ile yenir işte bi de börek mi açıcam dedim, sonra gelmelerine bir saat kala gözüme az göründü (ya da şu "fazla bişey" lafındaki "bişeyler yap, yani birden fazla çeşit olsun ama çok abartma" şeklindeki gizli ültimatom beni rahatsız etti) bir de çavdar unuyla çubuk kraker yaptım. bu elin ayağın birbirine dolaşması hali beni sinir etti. Noluyosa.. Sonra eve gelir gelmez bir şekilde bu evde kaça oturduğumuz sorgulandı. Ben insanlara aldıkları şeylerin, oturdukları evlerin veya maaşlarının direk sorulmasından acayip rahatsız olurum. Yani sana ne ki? Napıcan? Sana ne diye söyliyim böyle bişeyi? Bu veriden yola çıkıp nasıl bir sonuca ulaşmak istiyorsun ki bunu sorguluyorsun? Başa dönecek olursak; kısaca sana ne işte? Neyse cumartesi günkü kafileyi tatsız kurabiyelerimle cezalandırdıktan sonra pazar günü biz bir yere gittik. Bu seferde odada ne kadar insan varsa oğlanı şapır şupur öpmeye kalktı. Cinlerim tepeme çıkıyor bu bebek bulunca hemen yanağına öpücüğü kondurma işine. Öpme kardeşim ya benim çocuğumu, ne biliyim ben kim bilir ne virüsü var sende, ne öpüyosun hem o bakalım edilgen bir şekilde öpülmekten hoşlanıyor mu? Sevimli olmaya (nedense) oldukça gayret göstererek ahaliyi uyardım, yine tipin teki olarak kategorize edildim eminim ama pişman değilim. Ha bir de ev sahibesinin hazırladığı "ikramları" görgüsüzlük addedilmezse ibreti alem için saymak istiyorum: mercimek köfte, üç çeşit içle hazırlanmış börek, makarna salatası, patates salatası, kek, aşure, fındıklı kurabiye ve bir çeşit tatlı bi şey daha (aklım hafsalam almadı yani, artık sonlara doğru gözüm kararmış hatırlamıyorum). Utanç içerisindeyim velhasıl.
18 Ocak 2007
muhasebe
insan geçirdiği yılın muhasebesinin ne zaman yapar? bazen yılbaşlarında, bazen tatile çıktığında, bazen uyku tutmadığında pencereden dışarıyı seyrederken... ben düzenli olarak her sene şu lanet vergi iadesi fişlerini yazma zamanında genel bir bilanço çıkarırım. bütün yapılan harcamaları hatırlarım (nasıl bir sapıklıksa bu artık). Gezdiğimiz yerleri, yemek yediğimiz restoranları, kavgalarımızı, eti kötü çıkan kasabı, savurganlıklarımı, güzel anıları olan kıyafetleri, hepsini tek tek hatırlarım. Bu seneki muhasebem pek dokunaklı oldu. Neler neler çıkmadı ki fiş kutusundan; doğumdan iki gün önce en son muayeneme giderken sezaryen olacağım için hayalkırıklığı ve doğuracağım için heyecan içinde oğlum için son alışverişi yapmıştım; içi kumaş kaplı hasır bir sepet, işte onun faturası çıktı mesela. sonra babasıyla ona doğmadan önce aldığımız yeşil oyuncak papağanın fişi, ailecek çıktığımız ilk yolculukta feribotta yediğimiz sandviçlerin fişi, evde yalnız olduğum bir Cumartesi günü oğlumu ana kucağından yere düşürdüğüm için apar topar acile götürüp çektirdiğim kafa ultrasonunun faturası, daha neler neler...
öyle işte. fişten faturadan hislenmek de bana has bi tuhaflık herhalde...
öyle işte. fişten faturadan hislenmek de bana has bi tuhaflık herhalde...
11 Ocak 2007
8 saat kesintisiz uyku kaybettiğinizde kıymeti anlaşılan harika bi şeydir
işten güçten galiba, bi ruhsuzluk bi uyuzluk sardı beni ne zamandır. yazasım yok. upuzun bir tatil yaptık ve çok yorulduk. evden bir yere kımıldamayınca 10 aylık bir canavarla dur durak bilmeden çalışmak zorunda kaldık. tipik bir tatil gününün özeti: uyandı, kahvaltı yapalım, mutfağı ve ortalığı temizle, oyna, uykusu geldi uyut, uyandı, meyve saati, parka gidelim, acıktı öğle yemeği hazırla, yedir, oyna, uykusu geldi, uyut, uyumuyor, yine dene, uyudu bi gazete okuyim bari, akşam ne yiycez yav, uyandı, ben yemek yaparken sen oyala, oyna oyna, yoğurt yiyelim, yorulmuyo arkadaş ne yediriyoruz biz buna, akşam yemeği yesin, yemiyor, iyi banyo yapalım o zaman, banyo, uyku saati, yine uyumuyor ama çok uykusu var, hah uyudu yemek yiyelim, bulaşık makinesini kim yerleştirecek, çay mı içsek, of boşver ya, film var mı, kanepe, zzzz...
çocuk doğduğunda önce "hele ilk kırk gün bi geçsin her şey güzel olacak" yalanı atılır. nekahat dönemindeki yeni anneyi rahatlatmak lazım tabii, pembe yalan diyelim buna. kırk gün boyunca sürekli melek gibi uyuyan yavrunun feci gaz sancıları başlamıştır. sonra ilk üç ay bitsin her şey güzel olacak derler. ilk üç ay geçer. uyku ve emme düzensizliği tavana vurmuştur. ilk altı ay bitsin katı gıdaya başlasın mışıl mışıl uyuyacak derler. altı ay biter. değişen şeyler olmuştur tabii ama düzen nerede düzen? uykuya dalma nasıl öğretiliyor, sabaha kadar yüz kere uyanmayı ne zaman bırakacak, dişler kaşınıyor biteviye... artık yeni bir hedef vardır annenin önünde: 9 ay. 9. ay biter, iki-üç diş çıkmıştır ancak esaslı dişler sona kalmış meğer, bitmez diş çıkarma semptomları bir türlü, üstelik bu gece uyanmaları neden azalmıyor yav? "e, bir yaşını geçsin bi canım, sonra düzeliyo". artık yemezler. biliyorum. bir yaşından sonra da 1.5 yaşına bi gelsin diycekler, sonra 2 yaş buhranları başlayacak, sonra 3 yaş kreş mreş uyum süreci, sonra okul sonra da ergenlik geldi işte. bittik biz. evlenip çoluğa çocuğa karışsa da bi uyusak.
çocuk doğduğunda önce "hele ilk kırk gün bi geçsin her şey güzel olacak" yalanı atılır. nekahat dönemindeki yeni anneyi rahatlatmak lazım tabii, pembe yalan diyelim buna. kırk gün boyunca sürekli melek gibi uyuyan yavrunun feci gaz sancıları başlamıştır. sonra ilk üç ay bitsin her şey güzel olacak derler. ilk üç ay geçer. uyku ve emme düzensizliği tavana vurmuştur. ilk altı ay bitsin katı gıdaya başlasın mışıl mışıl uyuyacak derler. altı ay biter. değişen şeyler olmuştur tabii ama düzen nerede düzen? uykuya dalma nasıl öğretiliyor, sabaha kadar yüz kere uyanmayı ne zaman bırakacak, dişler kaşınıyor biteviye... artık yeni bir hedef vardır annenin önünde: 9 ay. 9. ay biter, iki-üç diş çıkmıştır ancak esaslı dişler sona kalmış meğer, bitmez diş çıkarma semptomları bir türlü, üstelik bu gece uyanmaları neden azalmıyor yav? "e, bir yaşını geçsin bi canım, sonra düzeliyo". artık yemezler. biliyorum. bir yaşından sonra da 1.5 yaşına bi gelsin diycekler, sonra 2 yaş buhranları başlayacak, sonra 3 yaş kreş mreş uyum süreci, sonra okul sonra da ergenlik geldi işte. bittik biz. evlenip çoluğa çocuğa karışsa da bi uyusak.
21 Aralık 2006
presentation skills
işte beklediğim hava geldi. evet geldi de ne oldu. melankoli desem değil, bezginlik desem değil, öyle tuhaf aromalı bir his sardı beni iki gündür. bugün evde olacaktım güya ama öğleden sonra şirketin devasaaaaa bir semineri var ve benim de orada bir sunumum. ve tabii ki hazır değilim. şu an tam olarak yapmam gereken biraz sunum üzerinde çalışmak, bir duş almak, giyinmek (bu ruh halindeyken şık olmanın zorluğunu belirtmeden geçemeyeceğim) ve gidip orada enerjik bir biçimde sunumumu yapmak. sabah mecburi migros tavafımı gerçekleştirdikten sonra azalmış pilim iyice bitti. aklım almıyor nasıl bu kadar çok tüketebiliyoruz? çekirdek ailenin böyle bir tüketme kapasitesi varsa 2-3 çocuklularda durum nedir? vagonla mı gidiliyor alışverişe? ki bizim eve asla girmeyen şeyler vardır, her tür abur cubur, şarküteri, meşrubat vs. alınanlar sebze meyve bakliyat süt yoğurt mecburi temizlik malzemeleri falan. ama kollarım kopuyor her hafta. internetten sipariş edememe huyum var nedense kendim görüp seçip almak zorundayım. zorundasın da taşırsın işte her hafta asansörsüz eve tonlarca poşeti.
sabah sabah bir başka sorunum da şu: ben neden hiç örnek öğrenci olamıyorum? çok istiyorum bunu gerçekten. bunu tercih etmeyen insanlar vardır, takdir ederim o duruşu, muhaliftirler, kurallara göre oynama zorunluluğu hissetmezler, her şeyleri tam değildir ama bu bilinçli bir seçimdir. oysa ben örnek öğrenci olmak istiyorum. herşeyi düzenli (evi, ofisi, gardrobu, saçları, manikürü), doğru zamanda doğru yerde bulunup doğru insanlara doğru sözleri söyleyen, evi de idare eden kitap da okuyan spor da yapan, her işini zamanında teslim eden, lüzümsuz ofis içi mesajlara bile vaktinde ve tam da olması gerektiği gibi cevaplar gönderen... inek işte tam. inek öğrenci olmak istiyorum ben ama beceremiyorum. muhakkak bir noktada yoldan çıkıveriyorum ki inekliğin kitabında arasıra yoldan çıkmak falan yazmaz. ineklik bir yaşam tarzıdır, 24 saat süren emek isteyen bir varoluş biçimidir.
üstelik hala duş almam, çalışmam, şık olmam ve korkarım dünya dahi yıkılsa o sunumu yapmam gerek. bir of çeksem mesela karşıki dağlar ne düşünür?
sabah sabah bir başka sorunum da şu: ben neden hiç örnek öğrenci olamıyorum? çok istiyorum bunu gerçekten. bunu tercih etmeyen insanlar vardır, takdir ederim o duruşu, muhaliftirler, kurallara göre oynama zorunluluğu hissetmezler, her şeyleri tam değildir ama bu bilinçli bir seçimdir. oysa ben örnek öğrenci olmak istiyorum. herşeyi düzenli (evi, ofisi, gardrobu, saçları, manikürü), doğru zamanda doğru yerde bulunup doğru insanlara doğru sözleri söyleyen, evi de idare eden kitap da okuyan spor da yapan, her işini zamanında teslim eden, lüzümsuz ofis içi mesajlara bile vaktinde ve tam da olması gerektiği gibi cevaplar gönderen... inek işte tam. inek öğrenci olmak istiyorum ben ama beceremiyorum. muhakkak bir noktada yoldan çıkıveriyorum ki inekliğin kitabında arasıra yoldan çıkmak falan yazmaz. ineklik bir yaşam tarzıdır, 24 saat süren emek isteyen bir varoluş biçimidir.
üstelik hala duş almam, çalışmam, şık olmam ve korkarım dünya dahi yıkılsa o sunumu yapmam gerek. bir of çeksem mesela karşıki dağlar ne düşünür?
19 Aralık 2006
seseka memurlarına esef
sabah SSK'da işim vardı. doğum parası dedikleri alıp işverene takdim edeceğim yüklüce parayı alabilmek için bir takım bürokratik saçmalıkları yaşamam gerekiyordu. nicedir erteliyordum sonunda yap da kurtul dedim erkenden gittim. sağolsun şirketin muhasebesindeki arkadaşlar hiç bir belgemin eksik olmamasını sağladılar da iş tahminimden kısa sürdü. ama gayet rahatlıkla on-line yapılabilecek bir işlem olmasına rağmen gizli işsizliğin doruğa çıktığı bir sistem. neyse şimdi sistemin kanayan yaralarını tartışamaycağım, ben daha çok oradaki memur arkadaşlara şişmiş vaziyetteyim. kimsenin suratına bakmazlar, aksiler, eğitimsiz ve kabalar, orada iş için bulunan kimseye yardım etmek gibi bir niyetleri yok ve de çok çok sevimsizler. eskiden şöyle düşünürdüm; sen de o kadar zor koşullarda çalışsan, kimbilir sabahın kaçında kalkıp ne tür bir vasıtayla işe gelsen, bütün gün birilerinin sigara içip şikayet ettiği bir ortamda sürekli aynı rutin işi yapıp dursan, kimbilir nasıl bir tip olurdun? ama sabah karşılaştığım manzara bu düşüncemi değiştirdi. insanın içinde olacak "insanlık", öyle yaşam koşullarıyla falan olmuyor.
olaylar şöyle gelişti: sırada 5-10 kişi var (ki çok çok makul), gelenlerin yaptıracağı işlemler sıradan ama oraya gelen çoğu kişi belli ki daha önce hiç bu tür bir işlem yaptırmamış, hiç bir yerde açıklayıcı bir yazı falan yazmıyor, bir takım odalar var harala gürele birileri kimsenin suratına bakmadan çalışıyor. benim sıra numaram geldi. görevliye günaydın dedim, tıss... ayrıca ters ters bakma...uzattığım belgeleri evirdi çevirdi kontrol etti, bir yazıcıdan bir başka belge çıkardı, uzattı, tıss..yine ses yok. ben ee? bakışı attım haliyle, lütfen arka masadaki başka birini işaret etti, genel kabul görmüş işaret diline göre o beye başvurmam gerektiğini anladım. "o bey"de de durum aynıydı, o da aynı şeyleri tekrar kontrol etti, asla konuşmadı, ben yılmadan günaydın ve teşekkür ederim demeyi sürdürdüm, o da beni yan masadaki bir hanıma yönlendirdi, tıss eşliğinde tabii. yan masadaki hanım (allahım en kötüsü oydu) tabii ki günaydınıma cevap vemedi, suratıma bakmadı, aynı şeyleri kontrol etti (karikatür gibi değil mi ama aynen böyle), suratıma bakmadan imza attı ve bu kimin diye kağıtları havaya uzattı, aldım, herhangi bir izahat yok, "ee?" dedim artık sabredemeyerek, "şimdi ne yapmam lazım?", suratındaki o kararmış lanet bakışı herhalde bu geceki kötü rüyamda yeniden göreceğim, "vezneye" dedi. bu nasıl bir kelime tasarrufudur! her neyse vezne ve muhasebe bölümlerinde de insanı şişiren işlemler ve benzer tavırlar devam etti, işim bitti, çıktım.
sonra düşündüm. bizim plazada tuvaletleri temizleyen bir görevli var. özel bir temizlik şirketinin elemanı, devlet memurundan fazla para kazandığını sanmıyorum. işi ne dersek belli işte, akşama kadar temizlik. kimsenin ona fazlaca günaydın teşekkürler dediğini de sanmam. ama bu görevli sizi temizlik sırasında sırada beklerken görürse muhakkak "sizi de beklettik kusura bakmayın" der, geçerken yol verir "buyurun" der, kibarca güler. şimdi bu adamın hayat koşulları çok mu kolay? işini çok mu seviyor, ilkokulu bitirmiş midir?
bundan sonra ilk devlet dairesinde işim olduğunda (bir kaç sene olmamasını tercih ederim tabii) hatırlayacağım: "nezaket borcum mu var size?"
olaylar şöyle gelişti: sırada 5-10 kişi var (ki çok çok makul), gelenlerin yaptıracağı işlemler sıradan ama oraya gelen çoğu kişi belli ki daha önce hiç bu tür bir işlem yaptırmamış, hiç bir yerde açıklayıcı bir yazı falan yazmıyor, bir takım odalar var harala gürele birileri kimsenin suratına bakmadan çalışıyor. benim sıra numaram geldi. görevliye günaydın dedim, tıss... ayrıca ters ters bakma...uzattığım belgeleri evirdi çevirdi kontrol etti, bir yazıcıdan bir başka belge çıkardı, uzattı, tıss..yine ses yok. ben ee? bakışı attım haliyle, lütfen arka masadaki başka birini işaret etti, genel kabul görmüş işaret diline göre o beye başvurmam gerektiğini anladım. "o bey"de de durum aynıydı, o da aynı şeyleri tekrar kontrol etti, asla konuşmadı, ben yılmadan günaydın ve teşekkür ederim demeyi sürdürdüm, o da beni yan masadaki bir hanıma yönlendirdi, tıss eşliğinde tabii. yan masadaki hanım (allahım en kötüsü oydu) tabii ki günaydınıma cevap vemedi, suratıma bakmadı, aynı şeyleri kontrol etti (karikatür gibi değil mi ama aynen böyle), suratıma bakmadan imza attı ve bu kimin diye kağıtları havaya uzattı, aldım, herhangi bir izahat yok, "ee?" dedim artık sabredemeyerek, "şimdi ne yapmam lazım?", suratındaki o kararmış lanet bakışı herhalde bu geceki kötü rüyamda yeniden göreceğim, "vezneye" dedi. bu nasıl bir kelime tasarrufudur! her neyse vezne ve muhasebe bölümlerinde de insanı şişiren işlemler ve benzer tavırlar devam etti, işim bitti, çıktım.
sonra düşündüm. bizim plazada tuvaletleri temizleyen bir görevli var. özel bir temizlik şirketinin elemanı, devlet memurundan fazla para kazandığını sanmıyorum. işi ne dersek belli işte, akşama kadar temizlik. kimsenin ona fazlaca günaydın teşekkürler dediğini de sanmam. ama bu görevli sizi temizlik sırasında sırada beklerken görürse muhakkak "sizi de beklettik kusura bakmayın" der, geçerken yol verir "buyurun" der, kibarca güler. şimdi bu adamın hayat koşulları çok mu kolay? işini çok mu seviyor, ilkokulu bitirmiş midir?
bundan sonra ilk devlet dairesinde işim olduğunda (bir kaç sene olmamasını tercih ederim tabii) hatırlayacağım: "nezaket borcum mu var size?"
10 Aralık 2006
felekten bir gün
epey ara verdim. işler yoğun. haftada beş gün çalıştığım zaman ne kadar iş yapıyorsam haftada üç gün temposunda da kendimden aynı işi beklememden kaynaklanıyor kısmen. çarşamba cuma oldu ya şimdi herşeyin çarşambaya bitmesi telaşı başladı, sanki cumaya yetiştirmek kolaydı da.. işleri yayıp da akşam bir iki saat geç çıkma lüksüm de kalmadı ya, gün içinde beş dakika duramıyorum. perşembe cumalarım da farklı değil, önce market alışverişi hallediliyor, kollar kopuyor, sonra muhakkak işle ilgili birşey oluyor ya bir toplantı ya bir eğitim... biraz egzersiz yapayım istiyorum ama haftada iki skorunu bile başaramıyorum şimdilik. haftaya inşallah, ümüt fakirin ekmeği.
geçen hafta doğum günüm vesilesiyle sevgili koca bana harika bir sürpriz yaptı, izin aldı ve de felekten bir gün çaldık. çok kısa bir özet: boğazda kahvaltı (yaya yaya, üstüne çay kahve bile içildi), sonra sinema (bir yıl ara verince reklamlara bile hayran hayran baktım), sonra evde öğle yemeği (oğlumu bütün gün görmezsem olmaz), sonra beyoğlu (kitap ve cd aldım uzun uzun bakınarak), tünelde kahve (yılbaşı süsleri asmışlar, şahane olmuş), son olarak da akşam yemeği ve 9:30'da ev. ilk defa oğlumu ben banyo yaptırıp yatırmadım. ama uyumuş. biraz mahsunlaşmış, azıcık ağlamış ama kaşıkla sütünden içirmiş bakıcısı, onu içince uyumuş (bu çocuğun anne sevgisi yalan galiba, esas süt sevgisi var bunun süt!). gece yarısı uyandı tabii, sanki üç aydır ayrıymışız gibi öyle bir sarılışım vardı ki, ne manyakça bir şey bu annelik ya.
kısa günün karı:
1- film çok beğendim: the children of men. pd james'in romanından esinlenme.
2- kitaplar: bir adet pd james aldım. bir de philip k. dick bulmuşken, bir de bir iki senedir okumayı istediğim joseph heller'ın catch 22 romanı. pandora'yı seviyorum. ankara kitapçıları yoktur istanbul'da kim ne derse desin, bir dost kitabevi'nde insan kaybolabilir ama istanbul'da hiçbir kitapçı beni öyle içine almadı. bir tek pandora'yı ayrı tutarım diğerlerinden, orada çok iyi vakit geçiririm.
3- cd'ler: kings of convenience (konsere geldiler gidemedim), everything but the girl (gençlikte pek severdim), bir de ne alaka modern folk üçlüsü'nün bir konser albümü. oğlum da dinlesin diye.
bir de uyarı: akşam yemeğe gittiğimiz yer (360) mekan avantajıyla gidebildiği yere kadar gitmeyi hedeflemiş herhalde, ne yediysek (ekmekleri hariç) lezzetsiz ve özensiz çıktı. uzun zamandır merak ediyorduk orayı, konumu ve manzarasına kapıldık aslında, ama mutfağının bu kadar baştan savma olduğunu bilmezdim. biz ettik siz etmeyin. paranıza yazık.
geçen hafta doğum günüm vesilesiyle sevgili koca bana harika bir sürpriz yaptı, izin aldı ve de felekten bir gün çaldık. çok kısa bir özet: boğazda kahvaltı (yaya yaya, üstüne çay kahve bile içildi), sonra sinema (bir yıl ara verince reklamlara bile hayran hayran baktım), sonra evde öğle yemeği (oğlumu bütün gün görmezsem olmaz), sonra beyoğlu (kitap ve cd aldım uzun uzun bakınarak), tünelde kahve (yılbaşı süsleri asmışlar, şahane olmuş), son olarak da akşam yemeği ve 9:30'da ev. ilk defa oğlumu ben banyo yaptırıp yatırmadım. ama uyumuş. biraz mahsunlaşmış, azıcık ağlamış ama kaşıkla sütünden içirmiş bakıcısı, onu içince uyumuş (bu çocuğun anne sevgisi yalan galiba, esas süt sevgisi var bunun süt!). gece yarısı uyandı tabii, sanki üç aydır ayrıymışız gibi öyle bir sarılışım vardı ki, ne manyakça bir şey bu annelik ya.
kısa günün karı:
1- film çok beğendim: the children of men. pd james'in romanından esinlenme.
2- kitaplar: bir adet pd james aldım. bir de philip k. dick bulmuşken, bir de bir iki senedir okumayı istediğim joseph heller'ın catch 22 romanı. pandora'yı seviyorum. ankara kitapçıları yoktur istanbul'da kim ne derse desin, bir dost kitabevi'nde insan kaybolabilir ama istanbul'da hiçbir kitapçı beni öyle içine almadı. bir tek pandora'yı ayrı tutarım diğerlerinden, orada çok iyi vakit geçiririm.
3- cd'ler: kings of convenience (konsere geldiler gidemedim), everything but the girl (gençlikte pek severdim), bir de ne alaka modern folk üçlüsü'nün bir konser albümü. oğlum da dinlesin diye.
bir de uyarı: akşam yemeğe gittiğimiz yer (360) mekan avantajıyla gidebildiği yere kadar gitmeyi hedeflemiş herhalde, ne yediysek (ekmekleri hariç) lezzetsiz ve özensiz çıktı. uzun zamandır merak ediyorduk orayı, konumu ve manzarasına kapıldık aslında, ama mutfağının bu kadar baştan savma olduğunu bilmezdim. biz ettik siz etmeyin. paranıza yazık.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)