24 Şubat 2010

4 yaş- namı diğer trouble two's

Doğuma altı gün kaldı. “Üniversite sınavı gibi, bir tuhaf” dedi geçenlerde oğlanın okuldan bir arkadaşının annesi sezaryen doğum için. Öyle gerçekten de, doğa dışı bir durum. Ne yapalım mecburiyetten. İlk doğumda sezaryen olmam gerektiğini doktor doğuma bir hafta kala söylemişti. “Erken söyleyince annede gerginlik yapıyor” demişti, beni çözmüş en azından, diğer anneleri bilemem. Normal doğuma takmıştım kafayı. Pek bir üzülmüştüm. Hala atamamışım üzerimden sezaryen nedeniyle eksiklenmeyi, sorduklarında “ama ben mecburen....” falan diye gerekli gereksiz açıklamaya çalışıyorum. Kime neyse. Velhasıl kimseye de tavsiye etmem, matah bir şey değil bu sezaryen.

Oğlanla aramız pek iyi değil bu aralar, daha doğrusu bağrış çığırışsız günümüz geçmiyor. 4. yaşta da 2 yaş benzeri bir ruh hali geliyor anladığım kadarıyla. Benim ruh halim de pek sabit değil. Hemen sinirleniveriyorum ki çocuk sahibi insanın artık 4. senesinde sinirlenmemeyi, en azından kendini frenlemeyi öğrenmiş olması gerekir. “Text book approach”a hâkimiz Allaha şükür de, ben dengeli bir şekilde bu kuralları uygulayamıyorum. Velet efendi de hiç az değil. Gözlerinin içinden okunuyor beni sinirlendirmekten zevk aldığı. Mesela hiç iştah, yemek yeme sorunu olmamışken bunca zaman (o korkunç bebek çorbalarını hapır hupur yerdi) bu sene sofrada davranış sorunları baş gösterdi. Derdi yemek yemekle değil aslında sofrada doğru durmakla. Okulda nasıl iyi yiyor inanamıyoruz, öğretmenlerin söylediğine göre yemeği bir an önce bitirip derdi etraftakilere bulaşmakmış. Lahana, karnıbahar, ıspanak hepsi bitiyor. Bazılarından iki tabak yiyor ki evde herhalde sadece makarnanın ikincisini istemiştir, o da kırk yılda bir. Temel problemimiz kurallara meydan okuma. Nasıl oldu ne yaptık da böyle oldu bilmiyorum, biri bir telden diğeri başka telden çalan veya ilgisiz ebeveynler değiliz, epeyce de kural var evimizde. Kötü davranışı ödüllendiren iyisini de görmezden gelen bir halimiz yok (kitaptan teyit edildi). Çoğu zaman sınırlarımı test ediyor daha ne kadar ileriye gidebileceğini görmek için. Sakin kalmayı başardığım zamanlar da oluyor kendimi tebrik ediyorum o zamanlarda, ama 4 yaşında bir velede bas bas bağırdığım da çok oluyor maalesef. Herhalde (umuyorum) 3 yaşında doğru kendiliğinden geçen 2 yaş halleri gibi bu da bir süre sonra geçecek, biraz o biraz ben törpüleneceğiz. Ya da bir profesyonele görüneceğiz en sonunda (sanırım önce ben gitsem daha iyi olacak).

Profesyonel demişken ilk pedagog tecrübemiz tam bir felaketti. O zamanki doktoruna sorup tavsiye ettiği birine gitmiştik. Nasıl steril bir tipti anlatamam. Oğlan 2 yaşındaydı. Üst üste bakıcı değiştirdiğimiz bir dönemdi, ben ondan daha fazla etkilenmiştim (yine söylüyorum bazen anne-babanın profesyonele gitmesine daha çok ihtiyaç olabiliyor). Pedagog hanım çocuğun yanında pat diye ondan 3. tekil şahıs şeklinde bahsederek ve onu hiç konuya dahil etmeyerek hatta odada yok sayıp bir eşya gibi dandik bir oyun masasına oturtup mevzuya girmişti. Bana oldukça yapay gelmişti bu durum, hatta ortamda ondan bahsedildiği çok açık olan her şeyin farkında bir çocuğu dışlayarak bu konuyu görüşmek beni rahatsız etmişti ama bir bildiği var herhal diyerek ses etmemiştim. E bittabi bizim kuduruk 10-15 dakika sonra odadaki yavan ortamdan bunalıp pedagogun masasının üzerindeki kalemleri ve diğer ıvır zıvırı merak etti ve kurcalamaya hamle etti. Pedagog oldukça sakin ama aslında soğuk bir tavırla onu bloke etmeye çalıştı ama yer mi bizimki, yılmadı tabii ki. O sıkıcı minik odada hem konudan hem ortamdan çok sıkılmıştı bir kere. Birkaç hamleden sonra kadının masada duran yarım ve soğumuş kahvesini döküverdi. Hasar önemsizdi, bir iki boş kâğıt ıslandı bir de içinde sadece kırtasiye malzemesi olan bir çekmeceye ve döşemeye biraz kahve döküldü. Amanın sanki çocuk yüzyıllık bir el yazmasına asit borik döktü, o anda kilitlendik, bütün iş güç bırakıldı ortam temizlendi, odadan çıkıldı bir temizlik görevlisi araştırıldı, yaklaşık 15 dakika döşemeyi silecek bir görevli bulunmasına harcandı. Leke kalıyormuş döşemede (hastane döşemesi bu arada, nadide bir ipek halıdan bahsetmiyoruz). Ben zaten o anda koptum, bu obsesif pedagogdan ne hayır gelecek bırak yav diyerek konuyu kapadım, zaten işe yarar bir konuşma da olmamıştı. Ondan sonra bir daha teşebbüs etmedik pedagoglara falan. Eminim bu bizim tecrübemizdir çok daha iyileri vardır, bazen bir bilenden duymak istediğim çok şey oluyor ama güvenebileceğim birini bulmak da beni pek düşündürüyor. Aslında çocukları biraz kendi hallerine bırakmak gerektiğini düşünmüyor da değilim. Evet evet, en iyisi ben gideyim bir kafa doktoruna…

İki veya daha fazla çocuğu olan herkesin söz birliği etmişçesine söylediği şey: “ikinciler kolay büyüyor”. İlkinden esaslı bir dayak yedikten sonra ikinci acıtmıyor herhalde. Yoksa çocuk dediğin kolay büyür mü? Atıyorlar.

23 Şubat 2010

küçük deniz kızı

Yaşımı aldıkça annemden ergenlikte duyduğum ve bana afakanlar bastıran lafları söyler hale geldiğimi fark ediyorum. Hayatta hiç büyük konuşmamak lazım (bu laf da onlardan biri). Oysa ergen vakitlerde mühim olan “büyük” konuşabilmekti. Büyük konuşamadıktan sonra konuşma daha iyiydi. Halbuki ne zaman büyük konuşsam hep sonradan yedim o lafları ben.

Gençliğin uzun bir döneminde, ne evlenirim ne de çocuk sahibi olurum derdim. Çocuklara karşı özel bir sevgim bile yoktu. Neye karşı vardı ki zaten, velhasıl duygusal olarak çalkantılı idi epey benim gençlik yılları. Gün oldu devran döndü, karşıma biri çıktı, dört sene çıkmamış gibi yaptım, en sonunda bir an geldi ki daha fazla direnemedik ikimiz de. Tanıştıktan beş sene sonra birbirimizi sevdiğimizi anladık, 7-8 ay sonra da evlendik (jetonlu telefonlar vardı eskiden hala var mı ki?). Olacağı varsa olsun diye girdim bu evlilik işine ama iyi ki girmişim herhalde uzun uzun düşünsem taşınsam vazgeçer ve yanlış karar verirdim. Çocuk sahibi olma isteği ise kendini gümbür gümbür hissettirdi. Yaklaşık dört sene önce oğlum doğdu. O doğduktan sonra da “ikinci çocuk mu, olacak iş değil, nasıl yetişirim, oğlum kadar sevip ilgilenebilir miyim, ilgilenemeyeceksem ne diye doğurayım, olacak iş değil, aman bi dursun..” deyip durdum. Ama bir gün geldi ki aynen oğlumu istediğim zamanki gibi içimde bir ses “bir bebek daha istiyorum, olmazsa sanki hayat bomboş kalacak” demeye başladı. Biz de sanki istemek bitirmenin yarısıymış gibi her bir şeyi boş verip (sağlık, vakitsizlik, bakabilir miyiz kaygısı) aldık ikinci çocuk kararını. İlki kadar kolay olmadı, şeker hastalığı ilk zamanlardaki gibi kolay zapturapt altına giremedi, bir sene geçti nihayetinde doktorumdan izin alabilmemiz için ve bu yaz bir minik kız yola çıktı. Şimdi doğumuna tam 1 hafta kala “ben nasıl iki çocuklu bir kadın olacağım?” gibi düşünceler aldı beni. Öte yandan büyük bir sabırsızlık da var bir an önce kucağıma alıp koklamak için.

İkici çocuğun hamileliği ilkine benzemiyor(muş). Başından sonuna zordu, beni mahvetti. Kız çocuk sahibi olmak da oğlan çocuğu sahibi olmaktan daha zor olacak herhalde. Zaten ben öteden beri es kaza huyu suyu bana benzer diye kız yerine oğlan olsun isterdim. Kendime benzeyen bir kızla uğraşmak beni korkutuyor ne yalan söyleyeyim. Üstelik bir kız çocuğuna da iyi rol modeli olabilir miyim ondan da emin değilim. Mesela hiç düzenli tertipli bir tip değilimdir. Bir arkadaşımın dediği gibi kılık kıyafet, bakım işlerine “ihtiyaca binaen” (yani yumurta kapıya dayanınca) girerim ve hayatımı da hiç güzel organize edemem. Yani şimdi beni örnek alırsa ileride kesin beni suçlar bu kız. 4 yaşındaki abisinin küçük kıza nasıl alışacağını, ona yardımcı olup olamayacağımı da merak ediyorum. Bu da baş etmesi ve altından kalkması gereken bir durum olacak.

Bebek eşyaları da pek tatlı, unutmuşum. Şimdi biraz uyumaya gideceğim. Gelecek haftadan itibaren yeniden zombi günler beni bekliyor.

21 Nisan 2008

anne işe gitme

Yine upuzuun bir zaman oldu yazmayalı. Neler oldu neler. Hayat bir kabus gibi bu aralar. Ne cıvıl cıvıl bahar gelen bahçeyi görüyor gözüm ne de başka bir şeyi. "Anne sen işe ditme, noluy" diyen ve sabahları üzerime şık bir şey giydiğimde hemen suratı asılıp bazen de ağlamaya başlayan oğlumun 6 ay içinde 3. bakıcı değişikliği. Ahlaksız beş para etmez insanlara emanet edip evden çıkıp gitmeye alışamadım ben hala. İçimde bir mengene var sıkıştırıyor da sıkıştırıyor. Sağlığım berbat. Doktorum artık "ne bu hal, ne oluyor sana" demeye başladı. Hastalığın başlangıcından beri en kötü değerlere ulşatım son 3 ay içinde.
En son gayet iyi gidiyor, oğlan da alıştı, gözüm arkada kalmadan tam zamanlıya geçebilirim dediğimiz tutarsız kadın çalışmayı kendine yakıştıramadığı için bir Cuma akşamı arayıp "ben Pazartesi gelmiycem artık" dedi ve bıraktı. Neden? Çünkü Cumartesi yarım gün gelmesi için de anlaşmıştık başlangıçta ancak o "havalar da güzelleşti artık ben Cumartesileri gelmiyim" gibi bir talepte bulunduğunda biz bunu kabul etmedik. "Şevki kırılmış"... Oğluma bir veda bile etmeden öylece gitti dengesiz. Anneanne-dede ekibi koştu yardıma. Kabusun ilk kısmı başladı. Yeni birileriyle görüş, kimseyi beğenme, sürekli tartış tartış, en sonunda referanslı bir kızda karar kıl. Oğluşun alışması epey zaman aldı, kabullenmek istemedi, zor günlerdi gerçekten ama gün geldi alıştı, çok güzel oyunlar oynatan şarkılar öğreten parkta kaydırakta istediği kadar kaydıran ara sıra ona ufak tefek oyuncaklar getiren ve anne istemese de bazen şeker veren bir ablaydı. Bir gün bu abla anneyi bir Çarşamba günü saat 4'te aradı işyerinden. Kastamonu'da bacağından ameliyat olacak bir babaannesi vardı, babası olmadığı annesi de şeker hastası olduğu için hemen gidip görmesi gerekiyordu, öyle bir durumdu ki gidip görmese belki bir daha göremeyebilirdi.
Apar topar Perşembe Cuma bir buçuk gün ben bir gün de eşim izin aldı, abla memlekte gitti, giderken Pazartesi döneceğim dedi, biz de dönecek sandık. Velhasıl çok uzun ve sıkıcı bir hikaye bize dönemeyebilirim gibi bir senaryo yaratıldı telefonda, gelemezsem ablamı yollarım gibi saçma sapan bir teklif geldi, sonra referanslar kanalıyla halasından öğrendik ki babannnenin hiç bir şeyciği yokmuş ameliyat bir hafta önce olmuş bitmiş, bu abla parasını az bulduğundan niyeti başka işe geçmekmiş. Apar topar bizim babaanne geldi çocuk ortada kaldı diye. İşlerim o kadar yoğun ki bir hafta gelmiyorum demek gibi bir lüksüm yok. İstifa etmeyi düşündüm aslında ilk etapta ama şimdi ayrılıyorum desem buradan gidebilmem iki aydan ve beni tüketecek kadar uzun konuşmalardan önce olmaz. Uzun tartışmalar, kavgalar, buhran dolu bir hafta sonrasında anlaşıldı ki hakikaten derdi paraymış. Rayicin üzerinde olan ve başta teklif ettiği paranın bir kuruş altını vermediğimiz halde yetmiyormuş parası. Şu anda sırf bebeğimin düzeni değişmesin diye ona epeyce bir zam yapmaya karar verdim (eşimin tüm itirazlarına rağmen) ama emin değilim yine de iki gün sonra biraz daha fazlasını verene gitmeyeceğinden. Eşim bu arada hala eve birilerini getiriyor görüşmek için. Görüşüyorum bazıları o kadar sahtekar ki döverek atmak istiyorum evden. Zaten bende bir şiddet eğilimi hasıl oldu, kimseden hırsımı alamıyorum geçen gün marketin otoparkındaki görevliyi arabaların çizgi dışına park etmesine izin veriyorlar diye öyle bir haşladım ki o da gidip evde çocuğuna bağırmıştır herhalde. Rezalet. Bu kabus dönemi içinde diyabet de bana çok yardımcı oldu, 300'lerden aşağı zor indi kan şekeri. Eşimle de artık birbirimizden iyice uzaklaştık, sanırım o da beni kriz dönemlerinde baş edilmesi gereken bir durum olarak görmeye başladı, ki bu beni iyice sinirlendiriyor, sanki herkes zor durumlarla onun tarzıyla başetmek zorunda ve kapasitesindeymiş gibi.
Halbuki ben bu bahar çok nefis yaz soğanları dikmiştim, mor salkımın altında oturup çayımı içip kitap okuyacaktım. Hani ben çocuğumun o bakıcı bu bakıcı değişip duran bir düzende istikrarsız bir şekilde büyümemesi için her şeyi yapacaktım. Hani noldu yani şimdi?

15 Ocak 2008

ses veriyorum: doooooo

tam tamına 3 aydır uğramamışım bu bloga. rezalet. tiz alına bu kendini bilmezin elinden blog. bugün boş vaktim olduğundan değil de işte çalakalem bir şeyler yazasım geldi.

haftada beş gün çalışmaya başladım 1 Aralıktan bu yana. ev ve alışveriş düzeninde ipin ucu kaçtı, kendime ayırabildiğim zamanlar (yağ değişimi, balatalar, periyodik bakım işte) öğle tatillerine sıkıştı. bu aralar ofisimizde bir renovsyon çalışması olduğu için ofisteki misler gibi iki kişilik odamdan ve sessiz sakin oda arkadaşımdan ayrıldım, kocaman bir toplantı odasında bir masanın etrafında 8-10 adet başı kalabalık insan hep beraber çalışıyoruz. sağ yanımda oturan hatun kişinin ses tonu korkunç. ve bütün gün telefonla konuşuyor. bu konuşmaların yarısı falan işle ilgili de kalan yarısı sırasıyla büyük kızı (5 yaşında), küçük kızı (2.5 yaşında), bakıcısı, annesi, kız kardeşi ve bilimum arkadaşıyla gerçekleşiyor. telefon konuşmalarına ilaveten bu hatun kişinin yanına gün içinde yüz kere beraber çalıştığı ekipten birileri gelip gidiyor, benim masama da dayanarak muhtelif işlerini tartışıyorlar. masanın karşı tarafında başka bir hatun kişi var. bunun da ses tonu evlere şenlik. sürekli telefonda. yaptıkları iş maksatlı telefon görüşmeleri olsa da allahım çok bağırarak konuşuyor! yanımda oturan er kişi bazen motivasyonunu kaybediyor. ve komiklik olsun diye masanın ta en ucunda oturan arkadaşına top atıyor. bildiğimiz minik lastik bir top. gülüşülüyor falan. başka bir hatun kişinin akşama kadar "conference call" (en havalısından) yapması gerekiyor, mikrofondan dinliyoruz. odanın bir diğer ucunda dört adet sekreter arkadaş oturuyor. telefonları daima çalıyor. ara sıra güvenlikten birileri giriyor odaya, bellerindeki telsiz mi artık walkie talkie mi bilemeyeceğim "cazır cuzur kıh kıh alo merkez"vari sesler çıkararak. geçen gün gözüm dönmüş. yurt dışı şube zararlarının Türkiye'deki mali kardan mahsup edilebilme şartları ve bu şartlar gerçekleşmediği takdirde indirim konusu yapılacak tutarların tespiti gibi bir konuda verilmiş bir Bakanlık görüşünün bir cümlesini tam beş kere okudum. anlamadım. normalde anlarım. yok algılayamıyorum mümkün değil. eeeeh dedim. bari telsizi kapatın! adım çıktı sanırım. asabi insan olarak. peh. umrumdaydı.



oğluşum 24 aylık olmak üzere, 2 yaştan sonra bu ay hesabını kapatmayı düşünüyorum. 2 diycem uzun bir süre. kendisi terrible two triplerini deniyor bu ara. kafamız evde de kazan gibi yani. bu aralar yumurta-tavuk ve inek-süt ilişkisini çözdü, her süt içişinde veya ymurta yiyişinde inek teyze ve tavuk teyzeye teşekkür ediyor. babasında da teşekkür ediyor her fırsatta, sırf teşekkür etmek için su istiyor mesela. yasemin yazmış geçenlerde, bizde de televizyon tutkusu başladı malesef. 21 aylık olana kadar televizyon açılmadı onun yanında. hala açılmıyor da, sadece günde yarım saat falan baby tv seyrediyor. yarım saat aslında 10 dakikayla başladı. sonra 15-20 dakika oldu. hala az seyrettirmeye çalışıyorum ama ne mümkün. ben akşamları eve girer girmez koltuğa kurulup televizyonu açtırıyor, açtırmak için yalvarıyor daha doğrusu (en nazlı ses tonuyla "annecim nüffen biyazcık bebiti seyedebili miyim?" deniyor, manipülasyon, başka bişey değil). bu saati nasıl sabit tutacağım merak ediyorum, onu vazgeçirmek gittikçe zorlaşmaya başladı. ama en azından kitapları da seviyor. geçen gün kötü hava nedeniyle eve tıkıldık kaldık. alışverriş merkezine gitme fikrinden hoşlanmıyoruz, e napalım derken amaçsızca yürüyüşe çıktık. bir baktık kocaman bir kitapçı, üst katında masa ve sandalyelerin de olduğu çocuk bölümü de var. giriş o giriş. veledi tutabilene aşk olsun. kitapları sevdiğini biliyorduk ama oyuncakçıya gitseydi bu kadar mutlu olmazdı herhalde. raflardaki kitapların hepsine tek tek baktı, satış görevlisi ablaya neyi beğendiğini ve kendisinde olan kitapları belirtti, ertesi gün teyzesine göstermek ve onunla okumak istediği bir kitap buldu ("bunu şüeda'ya gösteyelim yayın"), kısacası çok iyi vakit geçirdi. ama çocuk haklı. kitaplar gerçekten çok güzel. benim favorilerim var aralarında (yine yasemin'in sitesinde pek çoğu var), okumaktan zevk alıyorum. dün Kabalcı'dan Küçük Prens'le Şişkolarla Sıskalar kitaplarını aldım. Aslında niyetim İhsan Oktay Anar'ın Suskunlar'ını almaktı ama elbette öncelikle çocuk bölümüne uğradım. Bu aralar ufaklığa epey fazla kitap aldığım için ona birşey almamaya kararlıydım ama bağımlının kendine sebepler yaratması gibi yeni bir kitap alma kategorileri icat ettim : "mutlaka okusun istediğim kitaplardan ya ileride baskı bulamazsam düşüncesiyle şimdiden alınacaklar" ve "şimdi okuyamasa da benim okuyup ona masal gibi anlatabileceğim kitaplar". mesela Küçük Prens ikinci kategoride. evet üzerime gülebilirsiniz, serbest. ben gülüyorum (tahnim edebileceğiniz gibi öğle tatilim bitti vaktim kalmadığı için kendime kitap bakamadım).

işyerindeki genel durumlar nedeniyle canım sıkkın bu aralar. aslında canımı sıkkın değil de yıldım. arkadaş kategorisindeki istisnasız herkesin değişen ölçülerdeki ikiyüzlülük ve riyalarından pek sıkıldım artık. çözemiyorum ben işyerinden iki kişi bir araya gelince ortamda olmayan herhangi bir üçüncü işinin dedikodusunu yapmanın dayanılmaz cazibesini. beraberce kıl olunan illa ki çekiştirilecek tipler vardır tamam yani o kadar "evil" olabilir herkes gerçekçi olmak lazım. ama birlikte yemek yediğin her adamın kendi ajandasına göre arkasından konuşulacak birini bulmak da ruh hastalığı artık ya. Kahve içme alışkanlığı gibi birşey olmuş bu. A ile C takılırken B'nin C'ye dedikodusu yapılır ama A B ile beraberken C'yi de büyük bir rahatlıkla B'ye çekiştirir. enerji sarfiyatı. aman ya. bu iş hayatı amma çok yer işgal ediyor hayatta. bu meşguliyet nedeniyle pireler deve kadar oluyor. zamanın önemli bir yüzdesini dolduruyor diye milyon tane tırıvırı iş ve insan öncelikler sıralamasına giriveriyor. çok sıkıcı.

böyleyken böyle işte.

18 Ekim 2007

beceremedim

ben bu part time işini beceremedim. yani istediğim gibi beceremedim. boş perşembe-cuma günlerimi ziyan edip duruyorum tamamen kontrolü kaybettim. nasıl oluyor peki bu ziyan? Pazartesi-Salı-Çarşamba zaten iş münasebetiyle ışık hızıyla geçiyor. benim ev işleri maratonum Çarşamba akşamı pazara gitmekle başlıyor. perşembe günü sabah en azından rahat bir kahvaltı yapabiliyorum. markete gitmek gerekiyor her hafta. bu işi haftasonuna bıraksam her şey daha da zorlaşıyor üçümüz bir arada. eve gel yerleştir yemek ye bıdıkla oyna derken yarım gün geçiveriyor. sonra ufaklık uyuyor ben biraz nefes alıyorum o arada da evde daima kendime yapılacak bir iş buluyorum. o iş bitene kadar oğluş uyanıyor ben de onu bırakıp bir yere gitmeye kıyamıyorum. veya bunların hiç biri o gün bir toplantı koyuyorlar gitmek zorunda kalıyorum. oysa ne hayallerim vardı. spor yapabilecektim, kafa dinleyebilecektim, bunları yaparken bol bol oğlumu görebilecektim. oysa fiilen ne oldu? 6 ay falan spor yapmak için gerçekten çabaladım. bir hafta düzgün yapabildiysen ertesi hafta bir şey çıktı. spor disiplinim vardır aslında benim. sabahın altısında kalkar yüzmeye gider idim ÇÖ (çocuktan önce). bir de sporu iş olsun diye yapmaktan hazetmem. yani gelişme görmek isterim nefeste, kaslarda. öyle bir hafta yap ertesi hafta bırak hoop baştan başla işi iyice hevesimi kırdı. madem adam gibi yapamıyorum yapabilene kadar yapmam ben de dedim komple bıraktım. sen sağ ben selamet. özetle kendim için yapmak istediğim hiç bir seyi yapamadım. üstelik işlerin asla yetişmemesi durumu var. tamam kariyeri yerim biliyoruz bunların hepsini bir ruh halim ve tavrım var ama bana ait olan bir işi de yarım yamalak yapmak içime oturuyor. hiç bir iş yetişmiyor, yetişen istediğim kalitede olmuyor, boş geçen günlerimde de harikalar yaratmıyorum açıkçası. çocuğuma da yetemiyorum ki. tamam belki onu arkadaşlarıma göre dahauzun süre görüyorum ama evde geçen günlerimde de sürekli onunla ilgilenemiyorum. sabahtan akşama onunla ilgilensem yorgunluktan pestilim çıkıyor, şekerim düşüyor, sinirleri tel tel gcık bir insan oluyorum. sonuçta o da 2 yaş sendromlarına giren, uyku ve yemek konusunu bizim ilgimizi çekmek için kullanan normal bir "çalışan anne çocuğu". ee, ne oldu şimdi sen yarı zamanlı çalıştın da?

kendimi aynı anda verimsiz (çalışan olarak), yetersiz (anne olarak), tembel (eş olarak) ve boş (insan olarak) hissediyorum ve bu beni üzüyor. bari birinden biri iyi olsun dedim ben de. aralık ayında yeniden tam zamanlı çalışmaya başlıyorum.

bittabii kariyer basamaklarındaki en büyük hedefim olan ev hanımlığı hayalim hala baki.

ha bi de işe başlamadan 6 aydır düzenleyemediğim kütüphaneyi düzenlemem lazım. yumurtanın kapıya dayanmasını bekliyordum da.

17 Ekim 2007

...

Aslında bu konuyu düşünmek dahi istemiyorum. Başımı kuma gömüp yokmuş gibi yapmak istiyorum, belki o zaman yok olur. Kabuslar gibi. Ama maalesef bunun bir rüya olmadığını ve para babalarının ağızlarında salya akıta akıta kollarını sıvadığını da biliyorum. Bunca insanın elinden bir şey gelmeyeceğini ve yine kazananın onlar olacağını... İçim kan ağlıyor.

Bu yeraltı zenginliği açgözlülüğü ne olacak? Bir yanda altın için ağaçlar, hayvanlar ve insanlar ölecek, öbür yanda petrol yüzünden bir sürü çocuk.

16 Ekim 2007

tatilden döndüm yorgunum

















Dönüş eziyetini saymazsak gayet hoş günler geçirdik bayram tatilinde. Altınoluk’u ve Kaz Dağları’nı seviyorum. O yöreyi toptan pek seviyorum. Hava daima güzel. Ilımanlık değil kastettiğim, hava insana daima iyi hissettiriyor, günün her saati, her ısı derecesinde. İstanbul öyle midir ama, sıcaksa ölümüne sıcak ve nemli, soğuksa ayazdır. Kış akşamları is kokar yazın da egzoz.
İpek gibi havanın dışında bizi babaannenin nefis yemekleri ve dedenin elinde ne varsa onunla yaptığı tasarım harikaları ağaç fırıldakları da bekliyordu. Malzemeler eski bira tenekeleri, yoğurt kapları, hurdaya çıkmış şemsiye sapı, sürpriz yumurtanın plastiği, mandal parçası, ceviz kabuğu, çikolata ambalajı, eski püskü kartonlar, plastikler, düşünmeden çöpe atılabilecek her şey. Dedenin elinde onlar artık kuş, balık ve pervane olmuş dağdan ve denizden esen rüzgara göre bir o yana dönüyorlar bir bu yana. Onlar dönerken ben çöpe attığım tüm malzemeler için üzülüyorum. Bence insanlar ikiye ayrılır, eski bir rakı şişesi kutusuna saksı gözüyle bakanlar ve bakamayanlar. Korkarım ben bakamayanlardanım. Şehir hayatından mı, tüketim ve bolluktan mı suçu kime atsam bilemedim.
Bahçedeki (ve etraftaki) turuncu ve mor çiçekleri, yasemini, küçük karanfilleri, zeytin ve çam ağaçlarını da anmadan geçmek olmaz. Zaten zeytin sevgimiz gözümüz öyle kör etti ki fidanlığın birinden “amca İstanbul’da olur di mi bu?” diye boynumuzu bükerek bir zeytin fidanı alıp geldik. Gemlik tipiymiş, olurmuş. Belli olmaz, göreceğiz. Aklımıza estiği için uğradığımız Assos’taki öğrenci grubuna bakıp ah gençlik gitti elden diye hayıflanmamı da anlatmak isterim. Kitabını birasını alan sahile inmiş, bir kısmı iki üç kafa dengiyle bitmek bilmeyen bir sohbete dalmış, fonda yumuşak rock parçaları çalıyor, güneş şahane batıyor ve HENÜZ 20 YAŞINDASIN! Çok acı (benim için)…

Fotoğrafları ekledim kendimce ama Picasa falan yükleyemedim. Biliyorum çok kötü görünüyor. Artık affola.